subHeader_l

 Gönül Sohbetleri - Cilt III                                                                           Sabri Tandoğan

 

Tevâzu

Resûlullah Efendimiz bir hadis-i şerifte “Size, Allah’ın kulla­rının en kötüsünün kimler olduğunu bildireyim mi? Kibirli ve katı yürekli olanlardır.” buyuruyor. Tevâzu, kibrin zıddıdır, alçak gönüllü olma halidir. İyiye, doğruya ve güzele saygılı ol­mak, Hak’ka boyun eğmek, kibirden uzak olmak, bütün mahlû­kata karşı edeple hareket etmek, güleryüz göstermek, ince, zarif ve nazik olmak tevâzunun bazı tezâhür şekilleridir.

Tevâzu, Peygamberlerin, velilerin, ilim ve adalet sahiplerinin, Allah’ı tanıyanların, Allah dostlarının ilk görülen vasıflarındandır. Şuara suresinin 215. âyetinde, Peygamberimize “Sana tâbi olan müminlere kanadını indir, tevâzu göster” buyruluyor. Peygamberimiz, çarşıya pazara giderek, evinin ihtiyacını bizzat temin eder; fakirlerle, kölelerle birlikte sofraya oturur; fakirlerin hâl ve hatırlarını sorar, gittiği yerde en müsait köşeye oturur, kendisine hürmeten ayağa kalkanlara engel olur, bu suretle İslâmî tevâzuyu fiilen göstermiş ve yaşamış olurdu. Kendisini aşırı methedenlere karşı, “Ey insanlar, Allah’tan sakınınız, şeytana uymayınız. Ben sadece Abdullah’ın oğlu Muham­med’im. Allah’ın kuluyum. Yüce Allah beni Peygamberlikle şereflendirdi. Bana bundan fazlasıyla tâzim göstermenizi istemem.” buyurmuştur.

Bir gün, Peygamberimizin yanına bir ziyaretçi gelir. Konu­şurlar. Biraz sonra gelen zat titremeye başlar. ResûluIlah Efen­dimiz ona hitaben, “Rahat ol. Ben bir hükümdar değilim, ben ancak güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum” buyu­rur. Bir gün, hurma dalından bir asa edinip, hutbede, onunla işaretler yapması üzerine, “Ya Muhammed, bu sana bağlanmış adamların başlarını kırmak için midir?” diye vahyedilince, Pey­gamberimiz, onu hemen yere bıraktı.

Bir gün bir adam Peygamberimize “Allah’ın ve Senin di­lediğiniz olur” demişti. ResûluIlah Efendimiz üzüldü ve “Sen Allah’a şerik koştun. Yalnız Allah’ın dilediği olur de” buyurdu.

Zaferler kazanıldığında, O’nun ilk işi yüce Allah’ın huzurun­da secdey-i şükrâna kapanmak olurdu.

Bir gün Peygamberimiz abdest alıyordu. Bazı sahabilerin kullandığı suyu almak istediklerini gördü ve sebebini sordu. Efendimiz, siz abdest alınca o şifalı su oldu. Sevgimiz ve say­gımız o kadar çok ki, kullandığınız suyu toplamak istiyoruz, de­yince hemen şöyle buyurdular:

“İçinizden bir kimse Allah’ı ve Peygamberi sevmek zevkini tatmak istiyorsa, doğru sözlü, doğru özlü olsun. Kendisine emni­yet edilen şeye riâyet etsin. Başkalarıyla bir arada yaşadığı za­man da, komşuluk haklarını gözetsin. Ey Âdemoğulları, tevâzu gösteriniz. Biliniz ki, tevâzu göstermeniz hakkında bana vah­yolundu. Birbirinizin hukukuna tecavüz etmeyiniz. Birbirinize karşı övünmeyiniz. Mal ve mevki sahibi olanlar, olmayanlara gururlanmasınlar. Soy sop cihetinden veya başka cihetlerden kimse kimseye kibir ve azamet taslamasın. Ey Allah’ın kulları, birbirinizle kardeş olunuz.”

Peygamberimizin oğlu vefat ettiği gün güneş tutulmuştu. Bazı müslümanlar, bunu, güneş de Resûlullah’ın üzüntüsüne katılıyor şeklinde yorumlamak isteyince, hemen onları topladı, “Ey insanlar, güneş ve ay Allah’ın âyetlerindendir. Onlar bir kim­senin ne ölümü, ne de doğumu için tutulmazlar” buyurdu.

Allah için tevâzu gösteren kimseyi, yüce Allah yükseltir. Ne mutlu o kimseye ki, kendisini zillet ve hakarete düşürmeksizin tevâzu gösterir. Kibirli ve katı yürekli olanlar Allah’ın kullarının en kötüleridir. Bollukta ve darlıkta aynı teslimiyet, aynı edep, aynı incelik içinde bulunanlar, öfkelerini yenenler, insanların ku­surlarından, af için bahaneler bularak, geçenler ne güzel in­sanlardır.

Peygamberimiz şahsına karşı yapılan hiçbir kötülükten do­layı intikam almamış, şahsî bir hata üzerine asla kızmamış, hid­detlenmemiştir.

Tevâzu, edep, sabır ve şükür ile Hak’ka giden yolun kapısı açılır. Yaradan’dan ötürü yaradılmışı hoş görmek bütün Allah dostlarının ortak yönüdür. Gerçek ve olgun müminler inançlarını fiilen yaşayan insanlardır. Kalp ile dil, söz ile iş bir olmadıkça, kendimiz için istediğimizi başkaları için de istemedikçe, sahnede şov yapan bir oyuncudan ne farkımız kalır? Amellerin en üstünü iyi ve güzel ahlâktır. Peygamberimiz, güzel ahlâkın en güzel örneğini kendi yaşantısı ile ortaya koydu. Vefatından sonra Hz. Aişe’ye Resûlullah’ın ahlâkı nasıldı diye soruldu. Aişe validemiz “Hazret-i Muhammed’in hayatı ve ahlâkı Kur’an’dan iba­retti” buyurdular.

Şükür, yüce Allah’a, verdiği nimetleriyle azgınlık etmemektir. Şükreden de, nankörlük eden de, kendine eder. Şükretmek, ni­metin artmasına, nankörlük ise azâba sebep olur. Peygambe­rimiz, ne zaman sevinçli bir haber alsa hemen secde-i şükrâna kapanırdı. Kâinat insana hizmetle, insan da Allah’a ibadetle mükelleftir. Kur’an-ı Kerim’de “insan kendisinin başı boş bıra­kılacağını mı sanır?” “Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” buyruluyor. İnsanın en önemli ve en şerefli vazifesi Yaradan’a kulluk etmek, O’na ibadet et­mektir. Ubûdiyetin yüksek zevkini tatmaktır.

Göklerde ve yerde bulunan canlı, cansız, büyük, küçük her şey Allah’ı tesbih ederken, insan bundan nasıl uzak kalabilir?...

Kimsenin ne iyiliği, ne kötülüğü karşılıksız kalmaz. Kim zerre kadar hayır veya şer işlemişse, muhakkak onun karşılığını göre­cektir. Dünya hayatında, insana düşen vazife, yaratılışının ga­yesine göre hareket etmektir. Allah’tan başkasına bağlanan gö­nüller; fâni ve geçici zevklere bağlanmış ve aldanmış olurlar. Allah’a karşı duyulan sevginin sınırı yoktur. Allah sevgisini, Allah dostluğunu kazananlar her şeyi kazanmış olurlar. Yüce Allah insanları ilâhi sevgisiyle kuşatmıştır. Kullarının günahlarından tövbe etmeleri kadar, Allah’ı hoşnut eden bir amel yoktur. Allah, kullarının tövbesini kabul için, her imkânı bahşetmiş, icâbet ka­pısını daima açık tutmuştur.

Allah’ı kullarına sevdiriniz ki, Allah da sizi sevsin. Allah bütün işlerde yumuşaklığı ve yumuşak muameleyi sever. İşlediği gü­nahlar üzerine nedâmet duyan bir kulun, daha tövbe ve istiğfar etmeden, Allah tarafından af olunacağı bildirilmiştir. Allah’ın en çok sevdiği kimse, Allah’ın yarattıklarına en çok yararlı olandır. Allah, darda kalanların imdadına yetişenleri sever.

İyiye, güzele giden yollar tevâzu ile başlar. Tevâzu sahibi olmayan kibirli bir insanın, ne derse desin, ne yaparsa yapsın, mânâ yolunda ilerleyeceğine inanmıyorum. Hayatta gördüğüm, şahit olduğum örnekler, tevâzu olmadan mânâ yolunda yürüne­meyeceğini bana gösterdi. Mevlânâ, “Sana rahmet suyu lâ­zımsa, yer gibi mütevazı ol. Sonra, o rahmet şarabını içip mest ol.” der. Bir mânevî mecliste en çok istifade eden, orada en çok tevâzu ve mahviyet gösterendir. Çünkü, rahmet-i ilâhi daima fakir-ül meşreb, mütevâzı kimselerin gönlüne nüzûl eder. Görmüyor muyuz ki, yağmur suları bile daima çukurlar ve ova­larda toplanıyor, derelerde akıyor. Allah’ın fazl-u keremi ancak kalbi münkesir, gönlü mahzun olanlara nasip olur. Çünkü Hak nezdinde mübarek sıfat mahviyyet ve tevâzudur.

Cenâb-ı Hak, hidayet ve inayete mazhar olan kullarını Kur’an-ı Kerim’de “Yeryüzünde mütevâzı olarak, ağır ağır yürürler” diye vasfediyor.

Mevlânâ “Köle gibi mütevâzı ol da, at gibi yerde yürü. Omuzlarda yürüyen tabut gibi yükselmeye kalkışma” der. Mütekebbir ve mağrur kimselerin bu hallerinin kendilerini mânen ölüme mahkûm ettiğini, Mevlânâ ne güzel anlatıyor. Tevâzu, kendinden aşağıda olanları küçük görmemek ve akranları ara­sında büyüklenmemek, herkesle görüşebilmektir. Tevâzu göste­reni Allah yüceltir. Kibirlenenler, gururla burnu havada olanlar, herkese tepeden bakanlar, firavun taslakları er veya geç helâk olmaya mahkûmdurlar.

İslâm edebinde kibirli insanlara tevâzu gösterilmez. Bu çok ince bir noktadır. Aman dikkatli olalım. Ayağımız kaymasın. Ma­dem ki edep her hususta haddini bilmektir. Haddini bilmeyen çağdaş Nemrut’lara, Firavun’lara tevâzu nasıl gösterilir? O za­man insan zillete düşmez mi?

Tevâzu gösteren insanların gözlerine, Allah doğru görmek hassasını ihsan eder. O zaman insan zanlardan, vehimlerden kurtulur, gerçeği olduğu gibi görür. “Allah’ım bize eşyanın ha­kikatini olduğu gibi göster” hadis-i şerifinin sırrına mazhar olur.

Ahmaklar karşısında tevâzu, mânevî sultanların huzurunda tekebbür edenler gafillerdir. Bayağı kimseler karşısında, onların nemrutluğunu, firavunluğunu yüzlerine vururcasına vakar, asa­let, kayıtsızlık içinde olanlar ne güzel insanlardır. Allah dostla­rının yanında lâubâli hareket etmek, saygısızlık yapmaktır. Te­feyyüze sed çeker.

Tevâzu, nefsi, Cenab-ı Hak’ka karşı ubudiyet, halka karşı in­saf makamında bulundurmaktır. Kişi Rabbini bilip, mânen yük­seldikçe, tevâzuu artar. Tevâzudan nasibini almayanlar Rabbi­nin azamet ve kibriyasını idrâk edemeyenlerdir. Tevâzu, bir ziy­nettir. Taç’tır. Kulu yükseltir. Tevâzu ilerledikçe, kin, haset, fesat gider. Böyle olan kimseleri Allah da sever, kullar da...

Resûlullah Efendimiz, insanların en mütevâzı olanı idi. Her­kese sevgi gösterir, herkesin hatırını hoş tutardı. Sohbetlerinde en önde fakirler, zaifler, ashab-ı suffa bulunurdu. En uzak yer­lerdeki hasta ziyaretlerine gider, hayır duada bulunurdu. Davete icabet eder, bu zengin, bu fakir diye ayrım yapmazdı. Gelen mi­safirlerine bizzat hizmet eder, altındaki minderi ikram eder, min­der yoksa cübbesini yere serip üzerine oturturdu. Davet edildi­ğinde bir kuru üzüm dahi ikram edilse neşeyle karşılar, sanki kâinatın en güzel sofrasında imiş gibi hareket ederdi. Bazen ge­rektiğinde ev hizmetleri de yapar, bundan memnuniyet duyardı. Daima çevresine mütevâzı olmalarını, nankörlük ve azgınlıktan uzak kalmalarını önerirdi.

Herkes kibirli insanlardan nefret der. Kibir öylesine pis ve iğ­renç bir hastalıktır ki, yeryüzünde bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda insanlar ondan tiksinti duymuştur. Onu bazı insan­lara sevimli ve güzel gösteren nefis ve şeytandan başka ne ola­bilir? Kibir, çirkin bir tabiattır. Hele dilencilerin kibri çirkinin de çirkinidir. Herhalde cehennemde ön safta gelenler mütekebbir, mağrur, en büyük benim diyen insanlar olacaktır. Kibirli insan­ların dostu da olmaz. Onlar hayatları boyunca ne severler, ne sevilirler. Çünkü kendileriyle öylesine doludurlar ki... Günün adamı değil, hakikatin adamı olmaya çalışmalıdır. Gün değişir ama hakikat değişmez.

İnsanın mânen derecesi yükseldikçe, her an kendini huzur­da bilme bilincine yaklaştıkça, kendi ayıplarının gözünde büyü­mesi gerekir. Çok insan bir hayırlı amel işlese, kemâle erdiğini ve huzura yaklaştığını iddia eder. İlim arttıkça tevâzu artar. Böy­lece nefislerine galebe çalarlar. Üç beş kitap okudum, bir iki sohbet dinledim diye kendilerini bir şey sananların kalplerini bir duman ve zulmet kaplar. Kişinin cehli arttıkça kibri de artar. Bu konuda Abdülkadir Geylâni Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Ben Allah’a gece kaim, gündüz sâim olmakla ve ilim tedris etmekle vasıl olmadım. Allah’a vasıl olmamın sebebi kerem sahibi olmam, mütevâzı bulunmam ve sadrımın se­lim olmasıdır.”

Tevâzu ile insan, kemâl yolunda yürümenin ilk adımını atmış olur. O adımı atmadan, atamadan yapılan bütün çalışmalar kum üzerine bina inşa etmeye benzer. Bu hususu lütfen unutma­yalım.

Bilmem diyen öğrenir, bilirim diyene ne verilir. Tevbe Sure­sinin 119. Âyetinde “Allah’a yaklaşmaya vesile arayın” buyru­luyor. O halde ne bekliyoruz...

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

 

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]