subHeader_l

 Gönül Sohbetleri - Cilt IV                                                                          Sabri Tandoğan

 

Aydın Kimdir?

Günlük hayatta, özellikle basında sık sık karşımıza çıkan bir kavram var. Aydın, aydınlar, biz aydınlar... Hani bir söz vardır, “Şeyhin kerâmeti kendinden menkûl” derler. Bazı kimseler de kendi kendilerine gelin güvey oluyorlar, hemen aydın sıfatını benimsiyorlar. Sonra aydın, aydınlar, biz aydınlar sözlerini pa­pağan gibi tekrarlayıp duruyorlar. Ama, dikkat buyurun, onlara aydın diyenler yine kendileri. Bazen de pek fiyakalı, pek tan­tanalı bir şekilde “aydınlar bildirisi” yayınlıyorlar.


Bu patırtı gürültüyü, bu toz duman içerisinde çıkartılan çığ­lıkları bir yana bırakıp da şöyle sükûnetle, rahatça, objektif bir tavır içinde olaya bakacak olursak ne görürüz, şimdi bunu irde­leyelim.


Vaktiyle benim ilk gençlik yıllarımda, ortaokul, lise mezunları kendilerini aydın sayıyorlardı. Sonra şartlar değişti. Çıta yüksel­di. Bu sefer üniversite mezunları kendilerini aydın saymaya baş­ladılar. Artık günümüzde çıta biraz daha yükseldi. Bu guruba yüksek lisans yapanlar, doktora yapanlar dahil oldu. Bazıları aydın kelimesi ile yetinmiyorlar; “biz entelektüeller” diyorlar. Olayı biraz daha inceleyecek olursak ne görürüz? İşin özünde yatan gerçek nedir? Her okumuş yazmış, mevki makam sahibi olmuş veya bilim alanında kariyer yapmış insan, acaba aydın mıdır? Bir kimse, değil üniversite bitirmek, o üniversitede pro­fesör dahi olsa, biz ona aydın diyebilir miyiz? Okumak, yazmak, bilimsel kariyer sahibi olmak, eğer o insana, duyan, düşünen, hisseden, muhakeme eden, mukayese eden, soran, araştıran, inceleyen bir insanın vasıflarını kazandırmıyorsa neye yarar? İşte önemli olan nokta burasıdır. Sağdan soldan okuduklarını, işittiklerini, üzerinde durmadan, tefekkürünü yapmadan, muha­keme ve mukayesesini yapmadan papağan gibi tekrarlayan bir insan, velev ki üniversite profesörü bile olsa neye yarar? O insanın kendisine, ailesine, milletine ve bütün insanlığa ne fay­dası vardır? Olaya birtakım kisveleri, resmî sıfatları bir kenara bırakarak objektif olarak bakmak gerekiyor. Kur’an-ı Kerim’de bir çok Âyetlerde “Düşünenler için ibretler vardır” denilerek insanlar sürekli olarak düşünmeye, tefekkür etmeye, muhakeme ve mukayese etmeye çağrılır. Büyük Yunus;


“İlim ilim demektir,


İlim kendin bilmektir.


Sen kendini bilmezsin,


Ya nice okumaktır.”


diyor. Biz nice zamandan beri birtakım beylik sözleri gerekli gereksiz tekrarlayan kimselere aydın demeye başladık.


Çok gençtim. Bir Anadolu kasabasında tanıdığım yaşlı bir kimse; “Evlâdım,” demişti. “Allah bu milleti aydın geçinenlerin şerrinden korusun.” Eskiden aydın denilmezdi, “münevver” deni­lirdi. Münevver, tenvir edilmiş, aydınlanmış, ışıkla dolu insan demekti. O sözü beğenmedik bıraktık. Bir gün şair Orhan Veli’ye sorarlar: “Siz hiç münevver gördünüz mü?” “Evet,” der Orhan Veli başını kaşıyarak. “Ben çocukken bizim mahallede bir Münevver abla vardı. Sonra gelin oldu gitti. Bir daha da gör­medim.” Aslında Orhan Veli’nin sözünde hem ince, hem acı bir alay vardı. Rahmetli Şair şimdiki sözüm ona şairleri görse kim bilir ne derdi?


Senelerce, senelerce evveldi. Küçük bir çocuktum. Rahmetli babaannem beni çok düşündürürdü. Onun mânevi güzelliği, beyaz bir kâğıt gibi olan sessizliği beni ürpertirdi. Onun kar­şısında tarifi imkânsız heyecanlar duyardım. Babaannem yirmi beş yaşında dul kalmıştı. Rahmetli dedem o sıralar ortalığı kasıp kavuran İspanyol nezlesi salgınında hastalanmış, Hak’ka göçmüştü. Babaannem o sırada beşinci çocuğuna hamileydi. Hiç panik yapmamış, olayı sükûnetle karşılamıştı. “Allah verdi, Allah aldı. Biz ne diyebiliriz.” demişti. Dikiş dikerek, o zamanlar pek meşhur Antep işleri işleyerek çocuklarını beslemiş, büyüt­müş, okutmuş, evlendirmişti. Son olarak da beni yetiştirdi. Rah­metli annem edebiyat öğretmeni idi. Sabah erkenden okula gider, benimle babaannem meşgul olurdu. Ne zaman annem kapıda görünse, şartlar ne olursa olsun babaannem edeple, saygıyla ayağa kalkar, gelinini selâmlardı. Rahmetli annem, “Aman,” derdi. “Sevgili anneciğim, zahmet buyurmayın. Ben sizin evlâdınızım. Ne olur rahatsız olmayın.” Babaannem cevap verirdi. “Ben,” derdi. “Gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım?” Şimdi televizyonlarda cadı kaynana rolünde bir “Kuduruk Semra” türetildi. Yeni yetişip gelen kız çocuklarını ileride birer kaynana düşmanı yetiştiren bir zihniyet, çocuk­larımızın beynini yıkıyor, ruhunu kirletiyor. Bir Allah’ın kulu çıkıp da “Yeter senden çektiğim, ey tersi dönmüş ahmak” demiyor. Sessizlik, hep sessizlik. Nesiller elden gidiyor, memleket elden gidiyor, yine sessizlik, yine sessizlik. Rahmetli Mehmet Akif ne güzel söylemiş;


“Üdebanız hele gayetle bayağı mahlûkat.


Halkı irşâd edecek, öyle mi bunlar heyhat.


Şimdi Allah’a söver, sonra biraz bol para ver,


Hiç utanmadan gider, protestanlara zangoçluk


eder.”


Aydın nerede, nasıl yaşıyor, bulsak da gidip ellerinden öpsek.


İki yüz yıldan beri, Türk toplumu tarihte bir örneği görül­memiş aydın ihâneti içinde. Sözüm ona kendilerine aydın diyen öyle kimseler türedi ki, bilime düşman, tarihine düşman, sana­tına düşman, dinine, geleneklerine düşman, ailesine düşman, eşine düşman, çocuklarına düşman ve hatta kendisine düşman. Bize okullarda Fikret vatanperver şair, milliyetçi şair, büyük şair diye okutuldu. O sıralar bir şeyden haberimiz yoktu. Hep uyu­tulduk. Bir gün Allah gözlerimizi açtı, gerçeği gördük. Ürperdik, titredik. Bence Osmanlı Devleti’nin en muhteşem padişahına, Sultan Abdülhamid’e bir ermeni suikastçı öldürmek amacıyla tuzak hazırlıyor. Bir anlık gecikmeyle -Allah’ın hikmeti olarak- padişah kurtuluyor. Fakat Fikret üzgün. Fikret perişan. Padi­şahına suikast yapan bir Ermeni teröristi; “Ey şanlı avcı” diye nitelendiriyor ve oturup, “Bir Lâhza-i Teahhür” şiirini yazıyordu. “Ey şanlı avcı, attın ama vurmadın.” diyordu. İşte böyle aydın geçinen kimseleri okuyarak, bugünkü sözüm ona aydınlar orta­ya çıktı. Aydın olmak güç iş, çetin iş. Bir ömür boyu son nefese kadar insandan çalışma, aşk, heyecan, gayret istiyor. Bilgisi olan fakat şahsiyeti, karakteri olmayan bir insana siz aydın diyebilir misiniz? Çıkarı için, menfaati için, birtakım kimselere uşaklık yapan sözde kalemşörlere, sözüm ona yazarlara siz aydın diyebilir misiniz? Eğri oturup doğru konuşalım. Bugün Türkiye ne çekiyorsa, yetiştirdiği sahte, kalp, çeyrek aydınlardan çekiyor. Onlar iyiye düşman, güzele düşman, asil, büyük, yüce olana düşman, yalnız kendi çıkarlarına, kendi menfaatlerine dost kimseler. Siz söyleyin Allah aşkına, biz bunlara nasıl aydın diyelim? Allah memleketimizi böyle sahte aydınlardan korusun.


 

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

 

Geri Dön

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]