subHeader_l

 Gönül Sohbetleri - Cilt IX                                                                    Sabri Tandoğan

 

Sonsuz Güzellik

Türk toplumu bugün zihnî ve ruhî bir boşluk içinde. Bize bir şey gösterilmedi. Hiçbir güzel şey tattırılmadı, kafamızda, kal­bimizde bir aşk, bir heyecan, bir estetik duyarlık uyandırılmadı. Biz, Yunus gibi “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır.” diyemedik. Bomboş yaşıyoruz. Hayatımız mutfak, tuvalet, yatak odası üçgeni içinde sıkıştırıldı. Ne istediğimiz belli, ne olmak istediğimiz kişilik. Günlük zavallı tesellilerle avunuyoruz. Necip Fazıl “Sebep ne ölmektense, bu hayatı tercihe?” diyor.


Bıçak soksan gölgeme


Sıcacık kanım damlar


Gir de bir bak ülkeme


Başsız başsız adamlar


Evet realite bu ama, önemli olan, karanlıklara küfretmek değil, minicik de olsa bir umut ışığı, bir mum ışığı yakabilmektir. Çevrede güneş yok diye feryat edeceğimize, biz kendimiz güneş olup, kendimizi de, çevremizi de aydınlatma yoluna neden gitmiyoruz. Neden her şeyi başkalarından bekliyoruz. Unutmayalım ki, manevî, derûnî yaşayışı olmayan insanlar ister istemez, çevrenin kölesi olmaya mahkûmdurlar. İstatistik yap­mışlar, mahkûmların yüzde doksanı büyüme çağındayken ba­balarından, “seni büyüyünce hapse atacaklar” sözünü duymuş­lardır. Ve bir gün söylenen söz vücut bulmuştur. Atalar sözü ne kadar anlamlıdır, “Hayır söyle işine, hayır gelsin başına...” Başarının şartı insanları anlamaktan, onlarla, sevgi, saygı ve ilgiye, hoşgörüye dayanan uygarca bir diyalog kurmaktan geçer. İnsanları anlama becerisi, insanın sahip olabileceği en güzel meziyettir. Hepimiz aynı gökyüzü altında yaşıyoruz ama, aynı paralelde değiliz.


Anlam sözcüklerde değil, insanlardadır. İyi bir dinleyici ol­mak için, hiçbir zaman vakit geç değildir. İletişimin temeli iyi dinlemektir. Mesnevî dinle diye başlıyor, Kur’an-ı Kerim “Oku” diye... Konuş diye başlayan kitap görmedim. İnsanları ka­zanmanın ilk şartı, onları edeple, saygıyla, ilgiyle dinlemektir. Yunus, “Hepsinden iyisi bir gönüle girmektir” der.


Hayat geriye adım atmaz. Her gün daha iyiye, daha güzele gitmek zorundayız. İki günümüz birbirine eşit olmayacak.


“Ey hayat, gitme dur, öyle güzelsin ki” diyenlere ne mutlu. Hayatını renkle, ışıkla, şiirle doldurmak, yaşama sanatında usta olmak, akıllı insanların harcı... Güzel görüp, güzel yaşayıp; acıyı bal eylemek yerine, yaşamını insanları yargılamak, tartışmak, önyargılarla hareket etmek, insanlardan nefret etmekle ge­çirmek en büyük aptallık değil midir? İki mahkûm hapishanenin penceresinden bakıyorlarmış. Biri pencereden eğilmiş, tükür­müş, küfretmiş, ne iğrenç bir gece, yerler vıcık vıcık çamur, demiş. İkinci mahkûm, başını uzatmış, göğe bakmış. Aman ya Rabbi demiş, ne muhteşem bir gece, gökte yıldızlar pırıl pırıl... Evet, hayatın diyalektiği hep zıtlıklar üstüne kurulmuş. Pilin iki ucu da artı veya eksi olsa, transistörlü radyonuz çalışır mı? Her şey zıddı ile biliniyor. Ve... O zıtlıklardan muhteşem bir sentez doğuyor. Necip Fazıl merhum, ne güzel anlatıyor gerçeği,


Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;


Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lâzımsın...


Parça ile bütün birdir. Bir damla suda bütün bir evren gizlidir. Sonsuza dek yaşayacakmışçasına öğrenmeli, sanki yarın öle­cekmiş gibi yaşamalıyız.


Hayat, o anda önümüzde açılan yolu yürümektir. O an bizden ne istiyorsa, onu yapmaktır. Aradığımızı, ancak biz bulabiliriz. Yunus, “bir siz dahi sizde görün, benim bende gördüğümü” der. Gerçekler ve güzellikler bizim içimizdedir. Her insanın içinde doğuştan bir Nûru Muhammedî vardır. Yunus “Hiç kimse bilmez bizi, biz ne işin içindeyiz” der ve ilâve eder: “Seni deli eden şey yine sendedir sende”


Kâinatta bir şey kalmadı da sen var oldun. Şeyh Galib “hoşca bak zatına kim, zübde-i âlemsin sen” diyor. Kâmil insan, hayatın özü, varoluşun gayesidir.


 


 


 


O yazdır, kıştır, o bahar çiçeğidir. Geceleyin parlayan yıl­dızdır. Hayat onunla güzel, yaşamak onunla anlamlıdır. O “her dem taze doğan”dır.


Ölüm diye bir şey yok bu ummanda


Umutsuzluk da yok hüzün de, kaygı da


Bu umman sonsuz aşk ve sevgi dolu


İyiliğin, cömertliğin ummanı bu...


diyor Mevlânâ. Her şey bir aşk haline dönüşmeli, aşksız bir ânımız geçmemelidir. İnsan bazen mânâ yolunda öyle arınıyor, temizleniyor, yüceliyor ki, yemek pişirmek bile bir aşk halini alıyor. Yaptığı yemekle, doğadaki enerjinin, sevdiği insanın vü­cudunda ebediyete kadar devam edeceğini düşünüyor. Biliyor ki, yalnız malzemeleri tencereye koymak yeterli değildir. O malzemenin yanı sıra içimizdeki sevgi, saygı, edep, incelik, zarafet de, okuduğumuz dualarla, ilâhilerle, kalbimizdeki en gü­zel duygularla tencerede yer almalıdır. İşte o zaman yemek pişirmek de bir aşk olur, o yemeği yiyene de şifâ olur, nur olur. Aşksız geçen her an, telâfisi mümkün olmayan bir kayıp olur. Önemli olan, hayatı her an yeniden yaşamaktır. Arif olanlar, kâmil olanlar, taklit etmeden uyumlu olurlar. Onlar her zaman berrak düşünceli ve yumuşak huyludurlar. Ham ve çiğ olanlar her zaman sinirlidirler. Kendini düzeltemeyenler, belli bir düzeye gelmeyenler, başkalarını nasıl yola getirebilirler? Unutmayalım, yakındakiler hoşnutsa, uzaktakiler de gelirler. Akıllı isen, ken­dinden küçüklerden öğrenmekten, onlara soru sormaktan çe­kinme. Hırs besleme, kimseyi kınama, yargılama. Tartışma. Ancak aptal olanlar hayatlarını münakaşa ile geçirirler.


Hiçbir şeyde acele etme. “Acele şeytandandır.” buyuruyor Kâinatın Efendisi. Her işini zevkle, heyecanla, aşkla yap. Haz al işinden. Keyifle yapılmayan işten hayır gelmez. Yaşamının her ânını, bir şiir haline getir. Yunus “aşk gelicek cümle eksikler biter” diyor. Bir yerlere varma telâşı içinde değil, yaptığın işin, yaşadığın ânın tadını çıkara çıkara yaşa. Elinin değdiği her nesneye, içindeki aşktan ver. Madem ki her zerrede zikreden AIlah’tır. Elinin değdiği yerde gül bitsin. Çıktığın merdiveni bile ayak ucunla okşa. Seviyoruz, güzelliğimiz bu yüzden.


Güzellik sadelikte, doğallıkta, içtenliktedir. Ver, hep ver. Sürekli ver. Resulullah Efendimiz “Veren el, alan elden ha­yırlıdır.” buyuruyor. Hep almayı düşünenler ruhen tekâmül edememiş, basit, ilkel, geri insanlardır. İnsan verdikçe gü­zelleşir, yücelir, büyür. En güzel yaşam, en sade, en basit, en kolay, çalımdan, gösterişten uzak, en doğal yaşamdır. İnsanlar, doğallıktan, tevazudan, incelikten, efendilikten uzaklaştıkları oranda çirkinleşirler, sevimsiz olurlar. Güzellik, sessizlik ve boşluk duygusundadır. Tıklım tıklım eşya dolu bir mekân insanı yorar. Ancak sessizlikte, edebin, inceliğin hâkim olduğu me­kânlarda güzellikler algılanabilir, yaşanabilir. Kartallar yalnız uçarlar, kargalar sürü halinde... Kalabalık ve gürültüde insan sürünün bir ünitesidir. Düşünemez, hissedemez.


Yaptığımız ne olursa olsun, onu kendimizi tanıma ve ger­çekleştirme yolu olarak benimsemeliyiz. Her işte kendimizi bütünüyle ifade ederiz. İş vasıtadır. Egzersizdir. Önemli olan kendimizi ifade edebilmektir. Her iş kutsaldır. Yapılan işten çok, onu nasıl yaptığımızdır, önemli olan. Bu bize ya çok şey kazandırır, yahut çok şey kaybettirir. Güzellik bir işin yapılış üslûbundadır. Yaptığı işte yoğunlaşan, bütün benliğini veren, sonucu düşünmeyen insan, ruhen arınır, temizlenir, yücelir ve güzelleşir. Ânı yaşayanlar, farkında olanlar, her soluk alışta yüzleri tebessümle aydınlananlar ne güzel insanlardır. Onlar hiçbir şeye kafalarını takmazlar. Olan, olması gerekendir deyip, yeni bir hayata başlarlar. Onlar, davranışlarında, beden, zihin ve ruh bütünlüğü içinde olurlar. Biliyorlar ki, yaşam o anda önü­müzde açılan yolu yürümektir.


Gerçek mucize su üzerinde yürümek değil, toprağa sağlam basmak, üzerinde adam gibi yaşamaktır. Çelişkilerden bir gü­zellik yaratabilmektir yaşama sanatı. Aslında çelişkiler yoktur hayatın özünde. Onlar birbirlerini tamamlayan, bütünleyen un­surlardır. Pilin artı ve eksi uçları arasında bir çelişki mi vardır, yoksa onlar birbirlerini bütünlüyorlar mı? Neden aynı şeyi ruhla beden, madde ile mânâ, dünya ile âhiret için düşünmüyoruz? Onlar da, birbirleriyle çelişmiyor, birbirlerini tamamlıyor, bütün­lüyorlar. Ancak, bu tevhide ulaştıktan sonra, hayatın binbir gü­zelliği, pırıl pırıl parlamaya başlıyor, gözleri ve gönülleri ka­maştırıyor. İşte o zaman Kur’an-ı Kerim’deki “Ne yana ba­karsan bak, Allah’ın vechi oradadır.” âyetindeki sır tecelli ediyor. O güzelliği yaşayanlara ne mutlu. Allah bizlere de nasip etsin.

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

 

Geri Dön

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]