subHeader_l

 Gönül Sohbetleri - Cilt VII                                                                          Sabri Tandoğan

 

İnternetteki Siteme Gelen Bazı Sorular ve Cevapları


Soru: Efendim, sizin yazılarınızı okurken yaşadığım mânevi lezzet için önce Rabbime sonra da size çok teşekkür ederim. Derin bilgi birikiminiz, engin tecrübeleriniz biz gençler için vazgeçilmez, çok etkili nasihat hükmünde... Günümüzde gençliğin içler acısı hali malûm ortada. Benim de dahil olduğum bu karamsar tablonun çıkmazına ışık yaktığınız, sorularımızı dikkâte alıp cevapladığınız için şükürden acizim... İzninizle meramımı anlatayım.


Ekonomi bölümü ikinci sınıf öğrencisiyim, tembellik ve atalet üzerime karabasan gibi çökmüş durumda. Öyle ki çok uyuyor, boş konuşuyor, görev ve sorumluluklarımı yerine getiremiyorum. Tasavvufa gönül vermeme rağmen en ufak bir disiplin altına dahi giremiyor, nefsimin her seferinde kurbanı oluyorum. Derslerimin kötüye gitmesine rağmen silkinip kendime gelemiyorum. Her geçen gün büyüyen yaşıma paralel akli melekelerimin artıp olgunlaşması yerine daha da bir küçük –sorumluluklardan kaçan– tembel biri oluyorum. Nasıl toparlanıp kendime gelmeliyim? Ne yapmalıyım da ataletten kurtulmalıyım? Ciddi anlamda bir an önce kendime gelmeliyim. Ömrü insanlığa hizmetle geçmiş, çalışkan, disiplinli olan sizden yardım istiyorum. Belki de sizden gelecek bir formül hayatımda ciddi bir değişikliğe yol açar diye ümit ediyorum duanızla...


Şimdiden cevabınız için çok teşekkür ederim. Ellerinizden saygıyla öper, muhabbetlerimi sunarım...


Cevap: Kıymetli yavrum, gelin uzun vadeli plânlar, programlar yapmayı bir yana bırakalım. Yalnız bir gün için, sadece bir gün için saati kuralım, erkenden kalkalım, namazımızı kılalım. Ve çalışmaya başlayalım: O gün, ama yalnız o gün az uyuyalım, az yiyelim, ama çok çalışalım. O gün için tayin ve tesbit edeceğimiz programı uygulamak için gerekirse kellemizi ortaya koyalım. Evet yavrum, sadece bir tek gün. Bunu başardığınız takdirde, her şey çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir. Haydi yavrum, bir tek gün, sadece bir tek gün. Önemli olan o bir tek günü dolu dolu, aşk ile, şevk ile, heyecan ile yaşayabilmek. Size dua edeceğim. Başaracağınıza inanıyorum.


Selâm, sevgi ve saygı ile.


Soru: Değerli büyüğüm,


Benim evliliğimde problemler var, eşimi çok kıskanıyorum. Onu bunalttığımın farkındayım. O yakışıklı, kadınların hoş sohbet bulduğu biri. O da onlara samimi davranıyor. Kendisini defalarca uyardım, hareketlerinin yanlış anlaşılabileceğini ve ağır olması gerektiğini anlattım. Benim fazla endişe ettiğimi, kendisinin doğal davrandığını söylüyor, beni çok üzüyor. Ben bu durumdan çok rahatsızım, aldatılmak istemiyorum. Bir kızım var. Ayrılma noktasına geldik. Bir de bazen eve gelince televizyonun başına geçiyor, geç saatlere kadar televizyon izliyor. Hep kavga ediyoruz. Ne yapayım, çok çaresizim bana yol gösterin. Evliliğimi bozmak istemiyorum, iyi bir eş, iyi bir anne olmak istiyorum. Önerileriniz benim için çok önemli, lütfen beni kızınız kabul edin. Öğütlerinize ihtiyacım var, ellerinizden öperim.


Cevap: Kıymetli yavrum, anlattığınız kadarıyla ortada bir ihanet durumu yok. Siz biraz kıskanç mizaçlısınız. Belki kocanız mizahtan, espriden, hoş sohbetten zevk alan bir insan. Siz acaba kocanızın bu yönüne cevap veriyor musunuz? Onu her gün ayrı bir elbise giyerek, saçınıza ve makyajınıza itina ederek karşılıyor musunuz? Onu karşılamak için daha önceden ev işlerini bitirip müzik gibi, şiir gibi, kitap okumak gibi bazı şeylerle meşgul olarak kendinizi, eşinizi karşılamaya hazırlıyor musunuz? Değişik kıyafetlerle ona sürprizler yapıyor musunuz? Acaba hiç bir fıkra kitabı aldınız mı? Oradaki fıkraları okuyup, eşinize anlatıyor musunuz? İşyerine telefon edip onu çok sevdiğinizi, gece ona bir sürpriz hazırladığınızı söylüyor musunuz? Onun gece hayatının daha renkli, daha ışıklı, daha heyecanlı geçmesi için plânlar yapıyor musunuz? Onu zaman zaman harçlığınızı biriktirip iyi lokantalarda yemeğe götürüyor musunuz? Arada bir (tabi özel günlerin hepsinde) gömlek gibi, kravat, tişört gibi, yelek gibi hediyelerle sevindiriyor musunuz? Eşinizin akrabalarına ve arkadaşlarına karşı özel bir ilgi, yakınlık gösteriyor musunuz? Yoksa akşam eşiniz geldiği zaman onu çalışma kıyafetinizle mi karşılıyorsunuz? Kapıdan içeri girerken “benim yakışıklım geldi, benim bir tanem geldi, benim gönlümün sultanı geldi” diye, onu hoşnut edecek kelimelerle karşılıyor musunuz? Kapıdan girdikten sonra ona sımsıkı sarılıp “seni ne kadar özledim, bir bilsen” diyor musunuz? Onun sevdiği yemeklerden yapıyor musunuz? Sofranızı bir sanat eseri gibi süslüyor musunuz? Yaptığınız salatayı bir tablo haline getiriyor musunuz? Kapıdan içeri girince ona soruyor musunuz “Sevgilim, sana ne hazırlayım, çay mı, kahve mi, meyve suyu mu içersin?” Onun yanına oturup ellerini ellerinizin arasına alıp ona aşk şiirleri okuyor musunuz? Yoksa sabah akşam ekşi bir yüzle vır vır, dır dır edip, yok şu kadına baktın, yok bu kadına baktın, kafa mı şişiriyorsunuz? Bak yavrum, bir erkek psikolojisini bilme sanatı vardır. O sanatı bilen her kadın kocasını kendisine esir edebilir. Ama mütemadiyen asık yüz, mütemadiyen çehre surat, şikâyet bir erkeği canından bezdirebilir, intihara kadar götürebilir. Kilonuz varsa zayıflayın, hiçbir erkek karşısında şişman bir kadın görmek istemez. Cazibeli olun. Şikâyeti bırakın. Cıvıl cıvıl olun. Bazen eşiniz eve erken gelmek için bahaneler arasın. Sizi özlesin, siz de kendinizi özletin. Cıvıl cıvıl, hayat dolu, neş’e dolu bir hanım olun. Nasıl mağazalarda, vitrinlerdeki hanımlar ilgi çekici, hayranlık uyandırıcı oluyorsa siz niye olmayasınız? Allah bu güzellikleri, o incelikleri size de vermiş. Niye kullanmıyorsunuz? Ta çocukluğumdan beri dikkât etmişimdir, bir genç kız evlendiği zaman manken gibi oluyor, zarif, incecik, ışıl ışıI, pırıl pırıl. Evlendikten sonra çok zaman kendilerini bırakıveriyorlar. Bir süre sonra bir yağ tulumu haline geliyorlar. Oldu mu ya. İki kere Fransa’ya gittim. Özel olarak bir gün rahmetli Rânâ ile beraber Paris’te Şanzelize Caddesinde dolaştık. Bir tek kilolu hanım görmedik. Hepsi dal inceliğinde idiler. Geçen sene Remzi Kitabevi’nde bir kitap gördüm. “Fransız kadınları neden kilo almaz?”


Kıymetli yavrum, olay bu. Sorduğun için söylüyorum. Eğer bu dediklerimi yaparsan kocan sana deli divâne âşık olur, çevrende fır döner. İster kabul et, ister etme, o senin bileceğin iş. Bir de benim “Gönül Sohbetleri” isimli eserimin üçüncü cildinde “Bir Babanın Kızına Mektupları” bölümü var, onu okumanı tavsiye ederim.


Çocukluğumdan beri hemen her gün kitapçılara giderim. Bugüne kadar Türkçe yazılmış “kadınlık sanatı” isimli bir kitap görmedim. Ne kadar acı. Kadınlık, başlı başına bir san’attır. O sanatı meydana getiren unsurlar zekâdır, inceliktir, zarafettir, gayrettir, aşk ve heyecandır. Acaba neden böyle bir kitap yazılmıyor?


Selâm, sevgi ve saygı ile...


Soru: Efendim,


Değerli bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Benim sorum, kısmet var mı, yoksa her şey tesadüflerin değerlendirilmesiyle mi gerçekleşir? Evleneceğimiz insan belli midir? Teşekkür ederim.


Cevap: Kıymetli yavrum, kısmet vardır ama durağan bir şey değildir. Ağaçtaki elma bile koparılmayı bekler. Bahçenizdeki maydanoz ilgi görmez, sulanmaz, bakımsız kalırsa, onu yemeğinize, salatanıza koyamazsınız. Kısmet de öyle. O kuşun gelip avucumuza konması için bizler acaba elimizden geleni yapıyor muyuz? Acaba yeteri kadar çalışkan mıyız, gayretli miyiz, yeteri kadar insanlara hizmet ediyor muyuz? Çevremizdeki açları, hastaları, yalnızları, garipleri, gözü yaşlı olanları düşünüyor muyuz? Çevremizdeki hastalarla, cenazelerle ilgileniyor muyuz? Dostlarımızı, arkadaşlarımızı arıyor, hatırlarını soruyor muyuz? Onların doğum günlerini, evlilik günlerini bir yere not ettik mi? O günlerde minicik hediyelerle de olsa onları arayıp soruyor muyuz? Dışarı çıkarken olduğu kadar, içeride de kıyafetimiz temiz mi, bakımlı mı? Evimiz her zaman derli toplu mu? Lavabolarımız her zaman pırıl pırıl mı? Her zaman şartlar ne olursa olsun sakin, mütebessim, saygılı ve zarif miyiz? Kendimizi yetiştirmek, geliştirmek için okuyor muyuz? Resim çalışıyor muyuz? Yazı yazıyor muyuz? Günlük tutuyor muyuz? Güzel şiirler ezberliyor muyuz? Resim sergilerine gidiyor muyuz? En basitinden de olsa bir enstrüman çalmasını biliyor muyuz? Güzel yemekler yapmasını biliyor muyuz? Yemek repertuarımıza zaman zaman yeni yemekler, yeni salatalar, yeni kekler, yeni pastalar ilâve ediyor muyuz? Elimizden biçki, dikiş geliyor mu? Gerektiğinde kendimize bir etek, bir bluz, aile fertlerimize pijama, gecelik dikebiliyor muyuz? Yün örebiliyor muyuz? Çiçek yetiştiriyor muyuz? Hayatı, insanları her gün biraz daha yakından tanıyabilmek için bütün gücümüzle çaba harcıyor muyuz? Bu konuda kitaplar okuyor muyuz? Yoksa kısmetim varsa gelsin beni bulsun deyip öğleye kadar miskin miskin, uyuşuk uyuşuk yatıyor muyuz? Dışarıya çıktığımız zaman rahmetli babaannemin tabiriyle “Kırk köpek yalasa doyar” dediği pis, iğrenç, tiksindirici, paçaları sokakları süpüren kotları mı giyiyoruz? İkide birde “Ay bunaldım, ay sıkıldım” deyip, adına sigara denilen o iğrenç nesneyle ağzımızı leş gibi kokutup, yüzümüzü solduruyor muyuz? Her yerde “ben, ben” diyerek kendi egomuzu ortaya mı koyuyoruz? Tek düşüncemiz diskotekler, gece klüpleri, gazinolar mı? Hayatın ve sanatın güzelliklerine sırt çeviriyor muyuz? Dedikoducu insanları ağzımızı açarak dinliyor muyuz? Kıymetli yavrum, sizi usandırmamak için burada kesiyorum. Ne demek istediğimi anladınız. Açıkça söylüyorum. Kısmetin gelmesi de gelmemesi de o insanın hayat karşısında takınacağı tavra bağlıdır. Ben, pozitif ve negatif özellikleri olan iki genç kız tipini kısaca çizdim. Artık karar sizin.


Selâm, sevgi ve saygı ile.


Soru: Merhaba Sabri Bey Amca,


Sizce düğünler nasıl olmalı? Bir düğünün edep ve âdabı nasıl olmalı? Bizler düğünlere gittiğimiz zaman hangi edep ve âdaplarla hareket etmeliyiz? Düğünlerdeki takı merasimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslüman iki insanın düğünü nasıl olmalıdır? Dün bir tanıdığımızın düğününe gitmiştim. Orada gördüklerim, açık saçıklık, laubalilik beni tiksindirdi. Cevabınız için çok teşekkür ederim. Selâm ve saygılarımı sunarım.


Cevap: Kıymetli yavrum, seni o kadar iyi anlıyorum ki. Orada hissettiklerin, yaşadıkların, şahit oldukların aynen gözlerimin önünde. Sevgili yavrum, böyle mekânlardan sıkılmak, yer yer utanç duymak o kadar doğal ki. Eğer aksini söyleseydin, o zaman sana karşı olan sevgim ve saygımda büyük azalmalar olurdu. Ta çocukluk günlerimden beri bu tür düğünlerden hep sıkıldım, rahatsız oldum. Zaman zaman tiksindim, iğrendim, midem bulandı. Bir kere düğüne gelen hanımların kıyafetleri beni rahatsız etti. Ne yazık ki birçok hanım kendilerini teşhir eden kıyafetleri giymeyi zorunlu sayıyorlar. İkincisi, bu yüksek sesli müzik kulakları tırmalıyor, insanın iç dünyasını delik deşik ediyor, yaralıyor. Sonra o oyun denilen kepazelik. Koca koca, yaşını başını almış, enseli, göbekli sözümona beyefendiler, sözümona hanımefendiler çıkıp şıkır şıkır çingenelere taş çıkartacak şekilde göbek atıyorlar, kıvırıyorlar. İşte bu bölüm tiksindirici, iğrendirici, hatta kusturucu oluyor. İş bununla da kalmıyor. Birçok düğünde marifetmiş gibi gelen hediyeler ilân ediliyor. Aman Yarabbi, insanlık bu kadar düşebilir, küçülebilir... Kim bu âdeti çıkarttıysa rahmetli babaannemin tabiriyle “Sinde, mezarda rahat yatmasın”. Bana akıl almayacak kadar iğrenç geliyor bu âdet. Ne demek ilân etmek. Herkes kendi imkânlarına göre bir şeyler getiriyor. Belki bir insanın gönlü çok yüce, en büyük hediyeleri getirmek istiyor, ama imkânları o kadar kısıtlı ki, o kadar zor şartlar altında yaşıyor ki, küçücük bir hediye getirebiliyor. Şimdi o hassas, temiz, ince ruhlu insanı, yüce gönüllü insanı orada teşhir etmenin ne anlamı var? Onu ıstırap içinde bırakmaya kimin ne hakkı var? İnsanlar düğünden çıktıkları zaman dayak yemiş gibi oluyorlar. Düğünden çıkan bir insanın huzur içinde, melekler gibi bir uyku uyumasına imkân var mı? İşittikleri, şahit oldukları, gördükleri, hissettikleri onu günlerce tedirgin ediyor. Arkasından dedikodu furyası başlıyor. Efendim, böyle düğün mü olurmuş, şu noksan, bu noksan, bu olmamış, bu neye benzemiş, bu ne biçim ikram, doğru dürüst bir şey ne yedik, ne içtik filân filân.


Kıymetli yavrum, küçüklüğümden beri bunları göre göre, bu düğün denilen olay bende sadece tiksinti uyandırdı. Kendim evlenirken kesinlikle düğün yapmadım. Nikâhımız oldu, sonra annemlerin evine geldik. Rahmetli Rânâ Hanım’ın ve benim bazı yakınlarımız, aile dostlarımız ile beraberce bir yemek yenildi, dualar edildi. Sonra Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hocaefendi geldi, nikâhımız kıyıldı. Sonra vedalaşarak ayrıldık. Yeni evimize gittik. Kapıdan içeri girerken bir sözleşme yaptık. “Bak, Rân┠dedim, “şu andan itibaren yeni bir hayat başlıyor. Bundan böyle bu evde ne senin dediğin olacak, ne benim dediğim olacak. Allah’ın ve Peygamberin emirleri neyse, o geçerli olacak” dedim. Ve tarihte bir örneği görülmemiş muhteşem bir evlilik böyle başladı. Kırkdört yıl bir masal, bir aşk rüyası yaşadık. Sadece sevdik ve sevildik. En ufak bir kavgamız, münakaşamız olmadı. Kırkdört yıl içinde bir kere bile para lâfı edilmedi. Bir kere bile ne yiyeceğiz diye düşünmedik, Allah ne verdiyse şükrederek onu yedik. Ve kırkdört yılın sonunda Rânâ Hak’ka göçtü. İki kişilik mezar yaptırdım. Yakınlarıma söyledim, Hak’ka göçünce beni Rânâ’nın yanına gömün dedim. İnşallah nasip olur. Tek düşüncem, mânâ âleminde de Rânâ ile beraber olmak.


Sevgili yavrum, düğün nasıl olmalı diye soruyorsun. Bugün ne o düğünü yapacak düğün sahipleri kaldı, ne o düğüne gelecek davetliler. Hepsi “Beyaz atlara binip uzaklara gittiler”. Şaka bir tarafa, düğün öyle tertiplenmeli ki, düğüne gelenler öyle edepli, öyle hassas, öyle zarif, öyle ince olmalı ki, düğündeki süreç bir masal gibi, bir rüya gibi, bir şiir gibi geçmeli. Orada beşerî kültürün bütün nüansları, bir gökkuşağı gibi sergilenmeli. Orada ruhlar arınmalı, temizlenmeli, bembeyaz olmalı.


Kıymetli yavrum, düğünde müzik de olabilir, ama insana huzur veren, mutluluk veren, dinlendiren, derinlerden gelen bir müzik, bir meltem gibi okşayan, bir sevgili eli gibi insana yaşama sevinci getiren bir müzik olmalı. Oradan ayrıldığı zaman insanlar huzur içinde, mutluluk içinde, dualar içinde olmalı. Allah’ım bu gençler birbirlerini çok sevsinler, birbirleri üzerinde titresinler, aşkları o kadar büyüsün, o kadar büyüsün ki, Allah’a ulaşsın. EI ele, diz dize, gönül gönüle birbirlerini her gün, her saat, her dakika daha çok severek, daha çok saygı duyarak evliliklerini bitmeyen bir senfoni haline getirsinler diye dualar edilsin.


Kıymetli yavrum, bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Ben böyle düşündüm, böyle yaşadım. Hiç de pişman olmadım. Bütün ömrüm huzur ve mutluluk içinde geçti. Artık karar senin.


Yeni maillerini bekliyor, selâm, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.


Soru: Merhaba Saygıdeğer Hocam,


Uzunca bir süredir sizi takip ediyorum. Eserlerinizi okumak, sohbetlerinizi dinlemek beni çok mutlu ediyor, bilgilendiriyor. Efendim, benim size açmak istediğim husus ise şu. Ben küçük bir vilâyette ailemle beraber yaşıyorum. Ailem ve yakın çevrem dar bir muhit. Evimize gelen misafirler genellikle benim ufkumu açabilecek türden kültürlü ve bilgili insanlar olmuyor. Onlarla oturup sohbet etmek içimden gelmiyor. Öte yandan gerek oturduğum muhit, gerek kendi sosyal çevrem, imkânlarım kendimi kültürel yönden geliştirebilmeye müsait değil. Çevremde kendini yetiştirmek için aşk duyan hiç kimse de yok. Ancak bu tekdüzelik beni çok rahatsız ediyor. Kendimi geliştirmek, bakış açımı genişletmek, kısaca daha kültürlü olmak istiyorum. Sizden ricam ise bana bu yolda neler yapmam, nasıl bir yol izlemem gerektiğini bildirmeniz, tavsiyelerde bulunmanız.


İyi günler, hürmetler efendim.


Cevap: Kıymetli yavrum, hayat yolunda yetişmek, tekâmül etmek istiyorsun. İyi, çok güzel. Ama bunu neden çevrenden bekliyorsun? Dünyanın en büyük on romancısından biri olan Maksim Gorki, bir fırıncının yanında çıraktı. En güzel eserlerini odun alevlerinin karşısında yazdı. Bunun gibi daha yüzlerce, binlerce örnek verebiliriz. Cezanne, o kadar fakirdi ki, çiçek alacak parası yoktu. Daha uzun süre dayandığı için elma alıyor, model olarak elmaları kullanıyordu. Siz bırakın çevrenizi. Var gücünüzle kendinizi yetiştirmeye çalışın. Gecenizi gündüzünüze katın. Kültüre giden yol kitaptan geçer. Önümüzde Yunuslar, Mevlânâlar varken, çevredeki insanlardan bize ne? Yunus’un öyle mısraları var ki, kırk yıldır onları çözmeye çalışıyorum. Meselâ,


“Bir ben vardır bende, benden içeri”


“Dağ ne kadar yüce olsa, yol onun üstünden aşar”


“Bir siz dahi sizde bulun, benim bende bulduğumu”


“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır”


 


“Mal sahibi, mülk sahibi,


Hani bunun ilk sahibi


Mal da yalan, mülk de yalan


Var biraz da sen oyalan”


 


“Her dem taze doğarız, bizden kim usanası”


“Ölümden ne korkarsın, korkma ebedi varsın”


 


gibi mısralar. Bırakın çevredeki onu bunu, siz Yunus’u, Mevlânâ’yı çözmeye çalışın. Yüz yıl da yaşasanız onlardaki derinliğin, güzelliğin sonuna varamazsınız. Bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Benim çevrem de hep “ver yesin, ört uyusun”larla doluydu. Ama ben onlara aldırış bile etmedim. Okudum, deliler gibi, çılgınlar gibi okudum. Gün oldu aç kaldım, ekmek paramı kitaba verdim. Olay bu yavrum. Lütfen kafanı çevreye takma. Anlatacaklarım bu kadar.


Selâm, sevgi ve saygı ile.


Soru: Sitenizde okuduğum bir mail üzerine size yazmaya karar verdim. Ben 15 yıllık evliyim. Annem ise yalnız oturuyor. Bazı sağlık sorunları var. Onun da bizimle oturmasını çok arzu etmeme rağmen daha önce onu evimize getirdiğim zamanlarda eşim buna tepki gösterdiği için ve bu durumdan hoşnutsuz olduğunu hareketleriyle anneme hissettirdiği için bu aramızda hep huzursuzluk kaynağı oldu. Ben de bu tavra karşılık annemin yalnız kalmasına razı olmasam da elimden gelen bir şey olmadığı için durumu hep idare etmeye çalışıyorum, ancak bu da beni çok üzüyor. Sizce ben bu durumda ne yapabilirim? Lütfen bana bir yol gösterin. Hürmetle ellerinizden öperim.


Cevap: Kıymetli yavrum, başkalarının görüşlerini bilmem. Benim için anne, baba en kutsal varlıktır. Onların en büyük ihtiyaçları sevgidir, saygıdır, ilgidir. Bir kimse kocasının veya karısının hatırı için annesini veya babasını ihmal ediyor, onlarla yeteri kadar ilgilenmiyor, yeteri kadar sevgi ve saygı göstermiyorsa, onları huzurevlerine atıp, nasıl olsa orada karnı doyuyordur diye huzur içinde yatıp uyuyabiliyorsa, o insan alçak, şerefsiz, namussuz, rezil bir kimsedir. Onlar hayatın ve insanlığın yüz karasıdır. Ne demek karım istemiyor, kocam istemiyor. Bunlar küçük menfaatler uğruna ruhlarını satmış, dünyalarını ve âhiretlerini cehenneme çevirmiş kimselerdir. Kocan istemiyorsa ona bir tekme vurursun. Sonra da şerefli bir şekilde rızkını ararsın. Bir gün Ali Uzun’a helva almaya gitmiştim. Sıramı bekliyordum. Seksen beş yaşlarında bir kadın geldi. “Evlâtlarım,” dedi, “ben tereyağında nefis gözlemeler yaptım. Alır mısınız?” Gerek çalışanlar, gerek müşteriler birkaç dakika içinde kadının bütün gözlemelerini aldılar. Pekâlâ şerefli, haysiyetli bir hanım evde poğaça, börek, gözleme yaparak onları bir poşete koyup pazarlara, işyerlerine, dükkânlara götürerek hayatını kazanabilir. İlle evde tembel tembel oturup kocanın getireceği ekmeğe eyvallah demek şart mıdır? Benim görüşüm bu. İlknur Hanım, bir mailinde anlatmıştı. Huzurevinde bir konser veriyorlar. Hanımefendi müsveddesi bir şırfıntı son model cipiyle geliyor, konseri dinliyor, ayrılırken huzurevine attığı annesine “Hakkını helâl et” diyor. A kepaze kadın, o kadın sana hakkını helâl eder mi? Aldığın süt zehir olsun, zıkkım olsun, iki dünyan cehennem olsun... Hafsalam almıyor, bir insanın ihtiyacı sadece karnını doyurmak mıdır? Asıl insan ihtiyarlayınca biraz sevgi, biraz şefkât bekliyor çevresinden. Yüce Peygamberimiz emrediyor. “Allah’ı en çok memnun eden ibadet, insanları sevmek ve onlara hizmet etmektir” buyuruyor.


Annelerini, babalarını en çok sevgiye, şefkâte muhtaç oldukları bir dönemde huzurevlerine atanlara yazıklar olsun diyorum. İki dünyanız cehennem olsun diyorum. Kıymetli yavrum, ben olaya böyle bakıyorum. Yanlış düşünüyorsam Allah affetsin.


Selâm, sevgi ve saygı ile.


Soru: Sevgili efendim,


Allah nasip ederse, Nisan ayında bir bebeğimiz dünyaya gelecek. Diğer iki yavrumuzu iyi yetiştiremedik. Çünkü o zamanlar bizim yetiştirilmeye ihtiyacımız varmış... Şimdi ergen çağlarına geldiler. Onlarla başetmekte zorlanıyoruz. Nasipse yeni doğacak yavruyu eğitmeye şimdiden başlamak istiyoruz.


Bize ne tavsiye edersiniz? Ne yapalım, nasıl başlayalım?


Yardımlarınızı esirgemeyeceğinizi umuyoruz. Ellerinizden öperim...


Cevap: Sayın Okuyucum,


Dünyanın en güç, en çetin işi çocuk yetiştirmektir. Her şey bunun yanında önemsiz kalır. Bunun için önce evde karı koca arasında sevgiye, saygıya, karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir hava oluşmalı. İki taraf da birbirine karşı çok dikkâtli, çok edepli, çok saygılı davranmalı. Ben, kırk dört yıllık evliliğimde bir kere Rânâ Hanım’ın önünde ayak ayak üstüne atmadım. Bir kere ondan su istemedim. Çocuğa yapamayacağımız şeyleri söylememeli, yerine getiremeyeceğimiz vaadlerde bulunmamalıyız. Daima çocuğumuza saygılı olmalıyız. Japonlar kendi çocuklarına bir hükümdara nasıl davranılırsa öyle davranırlar. Ama asla onları şımartmazlar. Bir anne babanın çocuğuna karşı yapacağı en büyük kötülük onu şımartmaktır. Şımarık büyüyen bir çocuk kadar hayatta tehlikeli hiçbir şey yoktur. Ne yazık ki bugün Türkiye’de, en sosyetik aileden varoşlara kadar çocuk bir put gibi yetiştiriliyor. Anne baba ne yazık ki çocuklarına tapıyorlar. Bugün Türkiye’de üçüz bir tanrıya inanılıyor: 1- para, 2-çocuk, 3- mevki, makam. Önce bu pis, bu iğrenç hastalıktan kurtulmak lâzımdır. Çocuk eve geliyor, annesinin önüne koyduğu yemeği beğenmiyor. Bir firavun namzedi gibi “ben bunu yemem” diyor. Anne, yani modern “köle İsaura’lar” derhal telefona sarılıyorlar. Çocuk ne emrederse pizza, hamburger, kola hep o sipariş ediliyor. Hangi evde kola varsa, ne o anne babadan, ne de o evlâttan hayır gelmez. Allah böyle ailelerin şerrinden bütün insanlığı korusun. Evde ne pişerse çocuk onu yiyecek. Beğenmiyorsa aç kalır, sofrayı terkeder. Bunlar belki çok basit gibi görünen durumlar. Ama yeni firavunlar böyle yetişiyor, böyle yetiştiriliyor. Karı koca kesinlikle birbirine yalan söylememeli, sonunda ölüm de olsa doğruyu söylemekten çekinmemelidir. Hayat sandığımızdan çok daha ciddi, çok daha önemli bir olaydır. Ona göre davranmak gerekir.


Geçen yıl televizyonda bir program seyretmiştim. Bir Konyalı mühendisin kızı oluyor. Arkadaşları tebrike gidiyorlar. Baba, son derece saygılı, son derece edepli oturmaktadır. Arkadaşları takılıyorlar, “Aman” diyorlar, “biz ilkokulda beraber okuduk, bu teşrifatlara ne lüzum var?” Mühendis cevap veriyor, “Arkadaşlar” diyor, “kızım olduğu gün ben Allah’a söz verdim. Kızımın çok edepli bir hanımefendi olmasını Allah’tan diledim. Şimdi ben kendim edepli olmalıyım ki, kızım da bana bakarak edepli olsun. Sohbet, bu minval üzere gidiyordu. Çok heyecanlandım. Aylarca bunu düşündüm. O Konyalı mühendise karşı içimde büyük bir saygı duydum.


Sevgili okuyucum, şimdilik bu bir başlangıç. İleride olaylar geliştikçe ona göre gerekenler yapılır inşallah.


Selâm, sevgi ve saygı ile.


Soru: İyi günler Sabri Amca, merhaba,


Bizim sınıfta bazı arkadaşlarımız öğretmenimizi çok üzüyorlar, derste konuşuyorlar diye. Okul servisinde de çok gürültü yapan bazı çocuklar var. İnsanın kafasını şişiriyorlar. Ben çok rahatsız oluyorum ama bir şey de söylemiyorum. Sizce de bu çok kötü bir davranış değil mi Sabri Amca? Ellerinizden öperim. Size iyi günler.


Cevap: Kıymetli yavrum, bu yüksek sesle konuşma meselesi ne yazık ki toplumumuzda kanayan bir yara gibi. Evlerde, işyerlerinde, dolmuşta, otobüste o kadar çok yüksek sesle konuşan var ki, bazen insanı canından bezdiriyor. Dört beş masalı bir dönerciye, bir pideciye gidiyorsunuz, sesler sizi canınızdan bezdiriyor. Bir matematik profesörü arkadaşım anlatmıştı. Japonya’da bin kişilik bir lokantaya gidiyor. Hayretler içinde kalıyor. Düşün yavrum, bin kişi yemek yiyor, çıt çıkmıyor. Bizde on onbeş kişilik bir yerde gürültüden oturulmuyor. Bu bir eğitim ve kültür meselesi. Bazen insanın canından bezdiği oluyor. İnsanın feryat edeceği geliyor, “Ben sizi dinlemeye mecbur muyum” diye. Aslında bu yüksek sesle konuşan insanlar çevrelerinden daima eksi puan alıyorlar. İnsanları kendilerinden uzaklaştırıyorlar. Hayatta her şey gibi konuşmak da bir görgünün, bir yetişmenin sonucu. Hazret-i Musa firavunu Hak’ka davetle görevlendiriyor. Cenab-ı Hak, “Ya Musa” diyor, “firavunla konuşurken yumuşak ve tatlı söyle”.


Yüksek sesle bağıra bağıra konuşmak görgüsüzlüğün, ilkelliğin göstergesi oluyor. Hepimizin çok dikkâtli olması lâzım.


Sevgili yavrum, sana iyi günler diliyor, selâm, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.


Soru: Çok Sevgili Sabri Amcacığım,


Siz iyi bir evliliğin önemine çok vurgu yapıyorsunuz. Önce kendimizi yetiştirelim, sonra evlenmeyi düşünelim diyorsunuz. Benim sorum şu: Bir kadın veya bir erkek kendisinin evlenmeye hazır olduğunu ya da olmadığını nasıl bilecek? Kendimizi nasıl doğru değerlendirebiliriz? Cevabınız için şimdiden çok teşekkür ederim.


Cevap: Kıymetli yavrum, sadece, şu kadar yaşa geldim, şu kadar gelirim var, şöyle bir sosyal statü sahibiyim demekle insan evliliğe hazır olmaz. İnsan kendi dünyasını kurabilmişse, karşısına çıkan problemleri halledebiliyorsa, cebindeki parayı adam gibi harcayabiliyorsa, dilini tutmayı öğrenmişse, insanlarla medenice ilişki kurabiliyorsa, geçimsiz değilse, haram yollara sapmadan hayatını götürebiliyorsa, modanın kepazesi olmadan efendice giyinebiliyorsa, kültürünü artırmak için dakikalarını bile değerlendirebiliyorsa, güzel sanatları seviyorsa, karşı cinsin psikolojisini anlamak için birçok kitaplar okumuş ve çocukluğundan itibaren bu yolda gayret harcamış ise, kendi ailesindeki insanlarla medenice bir diyalog kurabilmiş ise, o kimse evliliğe hazır demektir. Kendi kendisiyle geçinemeyen, mutluluğu içinde duyamayan bir insan evlenince hiç duyamaz. Çünkü her evlilik kendi içinde birtakım problemler taşır. Bu problemleri çözecek sağlam, dingin bir iç yapısı yoksa, evlenince ne yapacak? Evlilikten keramet beklemek bence akıl işi değildir. Problemler akılla çözülür.


Çevreye bakıyoruz, oğlan itin birisi. Aklı fikri serserilikte, yaramazlıkta. Anne baba diyor ki, şu oğlanı bir evlendirelim, aklı başına gelsin. Bu şekilde düşünmek bir cinayetten başka nedir? Elin kızının başını derde sokmaktan başka nedir? Yazık değil mi o yavrucağa? Bir genç kız düşünelim. Aklı başından bir karış yukarıda. Havai, tembel, saygısız, ukala, yatağını bile düzeltmiyor, hayatında yemek pişirmemiş, akşam eve geldiği zaman çoraplarını nereye fırlatıyor, bluzu nerde, kendi bile bilmiyor. Eline geçen parayı har vurup harman savuruyor. Aklı fikri eğlencede. Böyle serseri ruhlu bir kızı evlendirmek cinayet değil midir? Eğer evleneceği eşi temiz, dürüst, efendi, aklı başında bir gençse, o çocuğa yazık olmayacak mı?


İşte böyle yavrum. Kendi dünyasını kurmadan, adam olmadan, efendi olmadan evlenmek kâinattaki kötülüklerin en büyüğü değil midir? Ben böyle düşünüyorum. Amacım kimseyi eleştirmek değil. Teeddüp ederim. Allah’a sığınırım. Selâm, sevgi ve saygı ile.

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

 

Geri Dön

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]