subHeader_l

 Gönül Sohbetleri - Cilt XIII                                                                   Sabri Tandoğan

 

Bir Tebessüm Bütün Dünyayı Dolaşır II

  Efendim bir şey sorabilir miyim müsaadenizle. Manevî Büyüklerle bir rabıta kurmak isteniyorsa, direkt onlara hitaben mi seslenilmeli, yoksa yine Allah’ın vasıtası ile mi irtibata geçmeliyiz?


Sabri Tandoğan: Onlara direkt hitap edebiliriz yavrum. Meselâ Hacı Bayram’a gittik. Türbenin önünde durduk. Hacı Bayram Hazretleri’nin ruhuna bir Fatiha okuduk. Veya bir Ya-Sin okuduk. Ellerimizi açtık, doğrudan doğruya ona gönderebiliriz. Çünkü onu Hacı Bayram Hazretleri doğrudan doğruya alır. Meselâ Kastamonu’daki Şaban-ı Veli Hazretleri, İstanbul’daki Eyüp Sultan Hazretleri. Onlar büyük sultanlar, doğrudan doğruya alırlar. Yunus, Mevlana... Alırlar.


Bir n rahmetli Nezihe Araz anlatmıştı bana, Nezihe Araz’ı herhalde içinizde tanımayan yoktur. Anadolu Evliyaları’nın yazarı Yunus Emre’nin hayatını yazıyorum, bir yerde takıldım diyor, “Bir türlü gitmiyor. Acaba, bu nasıldı, bu nasıldı... Çıkamıyorum işin içinden, kalemim durdu. diyor. O anda Nezihe Araz diyor ki, “ne olur şimdi Yunus Emre burada olsa da, bana bunun hakikatini söylese. Böyle yürekten bir dua ediyor. Biraz sonra kâğıtlardan başını kaldırıyor, bakıyor masada karşıda Yunus Emre oturuyor. “Buyur kızım, ne istiyorsan sor, anlatayım. diyor. “Tüylerim ürperdi. diyor, hemen kendimi toparladım, “Efendim şu hususta bir tereddüdüm var, size karşı bir hata yapmaktan çekiniyorum, beni bağışlayın. diyor. O meseleyi Yunus Emre anlatıyor. Sonra kayboluyor.


Efendim ben bu günlerde bu olayı çok düşünüyordum, böyle bir şey olabilir mi diye?


Sabri Tandoğan: İşte bu da onun cevabı. Oluyor yavrum. Bir de Danıştay’dan bir arkadaşım anlatmıştı. Arnavut İsmail Bey, Mevlâna’yı okumuş, çok sevmiş, ziyaretine gitmiş. Ruhuna okumuş. Sonra, içinizde Konya’yı bilenler bilir, orada Alâattin Tepesi’nde, banklar, ağaçlar vardır. Oturmuş orada. Ya Rabbi” demiş, “Şimdi yanımda Şems Hazretleri otursaydı, gidip elini öpseydim, ona sorular sorsaydım.” demiş. Şöyle başını çevirmiş bakmış, Şems Hz.leri yanında oturuyor orada.


İsmail Bey bir korkmuş, tabanları yağlamış. (Gülüşmeler) “Bütün Konya bana bakıyordu.” diyor, trafik durmuş, herkes durmuş, koca yaşlı başlı adam... Bunu anlatırdı, ahh… “Ben bu eşekliğimi nasıl telafi edeceğim.” derdi.


Efendim ben hep Peygamber Efendimizi düşünüyorum. O kadar çok düşünüyorum ki, arkamı dönünce görecekmişim gibi oluyorum.


Sabri Tandoğan: Görebilirsin yavrum. Münir Bey’in anlattığı Hüsnü Ağa hikâyesi vardır, biliyor musun onu?


Anlatırsanız sevinirim Efendim.


Sabri Tandoğan: Münir Bey, Eleşkirt ilçesine tayin ediliyor. Ağrı’nın bir ilçesi. Gidiyor, göreve başlıyor. O zaman ilçe doktorlarının bir de Kızılay Başkanlığı görevi varmış. “Kızılay’a gittim, baktım, orası tam takır kuru bakır. Yıllardır kapısı açılmamış, içerisi toz, pis, kir içinde.” diyor. Kapatmış kapıyı. “Bu Eleşkirt’te geçim darlığı çeken var mı? Maddi sıkıntı içinde olan var mı?” demiş esnafa. Valla, Eleşkirt’te herkesin iyi kötü bir ekmeği var, ama bir babakız var, onlar şu anda zaruret içinde. Adamın ismi Hüsnü Aga. İstiklal Harbi Gazisi… Kızı evlere hizmete gidiyordu. Babasına bakıyordu, şimdi kızı da hastalandı, babakız yardıma muhtaç durumdalar.” demişler. Münir Bey fırıncıya gitmiş demiş ki, “Her gün Hüsnü Ağa’nın evine iki ekmek bırakın, ama benim bıraktığımı söylemeyin, belki incinir, eğer sorarsa Kızılay’dan dersiniz.” demiş. Sonra ziyaretine gitmiş birkaç kere. Çok sevmiş Hüsnü Aga’yı. “Hüsnü Aga’nın” diyor, “bütün bildiği ancak bir namaz kılacak kadar bilgi. Başka hiç bilgisi yok. Fakat velâyet makamına yükselmiş o namaz bilgisiyle.”


Bir gece rüyasında Hüsnü Aga’yı görüyor. “Doktor Bey, ben hastayım, canım üzüm çekti bana üzüm getir.” diyor. “Peki, Efendim” diyor. Uyanıyor. Hemen pelerinini giyiyor, koşuyor pazara. Pazarın kapısında bir adam, “Üzüüüm, üzüüm” diye bağırıyormuş. Kışın ortası, her taraf bembeyaz kar. “Allah Allah” demiş. Gitmiş adamın yanına, “Kardeşim, bu kış günü Eleşkirt’te üzümü nerede buldun da satıyorsun?” demiş. “Doktor Bey, ben kızımı evlendireceğim fakat çok fakirim, çeyiz yapamıyorum, bu üzümü samanın içinde bin bir itina ile biriktirdim, sakladım, bugüne getirdim, bunu satacağım da kızıma biraz çeyiz yapacağım.” demiş. Hemen oradan Münir Bey üzümü almış, Hüsnü Aga’ya gitmiş. “Kapıdan girdim baktım, Hüsnü Aga’nın gözleri gitmiş.” diyor. Doktorlar anlıyor bir insanın ölümünün yaklaştığını, gözlerinden belli oluyormuş.


Bu durumu görünce hemen üzümü yıkamış, Hüsnü Aga’ya birkaç tane yedirmiş. Çok zorlukla yutmuş. Biraz sonra Hüsnü Aga fırlamış yerinden, halinden yaşından umulmayan bir çeviklikle, kapıya doğru gitmiş, eğilmiş, “YA RESÛLULLAH, niye zahmet ettiniz!” demiş. Ve orada ruhunu teslim etmiş. Münir Bey, “On beş gün o evin içi gül koktu.” diyor. Düşün; Peygamber geliyor, onu manâ âlemine yolcu etmeye. Onun için yavrum, biz yürekten istersek, olmayacak hiçbir şey yoktur hayatta. Ama yeter ki biz gönülden isteyelim.


Durum böyle yavrum… Bütün kâinat haberdar. Meselâ ben size derim ki her gün, tespihinizi alın, en az, otuz üç kere Peygamber Efendimize salâvat getirin. Diyeceksiniz ki “Haberi olur mu?” Vallahi de olur, billahi de olur. Eğer olmazsa, şu sofradan kalkmayı Allah bana nasip etmesin.


Efendim bir Hadis-i Şerif paylaşabilir miyim? Efendimiz Buyurmuşlar ki, “Nerede olursanız olun, sizin selâmınız Bana ulaşır.”


Sabri Tandoğan: Evet yavrum. Profesör Eva Hanım söylemişti, Fransız Profesörü. Sonra o Müslüman oldu. Vasiyet de etti; “Beni Mevlâna’nın ayakucuna gömün.” diye. Diyor ki “Çay bardağına çayı koydunuz, şekeri koydunuz, karıştırıyorsunuz. Haliyle ne olacak, bir tıkırtı çıkacak. O tıkırtı, aynı anda uzayın bütün hücrelerinde duyulur.” diyor. Müthiş bir şey bu…


Japon âlimi bunu ne güzel ispat etti, iki kavanoz aldı, pirinç koydu kavanozlara, kavanozlardan birinin üstüne küfür cümleleri yazdı. Öbür kavanoza da hep güzel şeyler yazdı; sevgi sözcükleri yazdı, “Allah yeryüzündeki tek istisna olmadan bütün insanlara sağlık versin, afiyet versin, güzellik versin, mutluluk, huzur versin.” dedi. On beş gün sonra baktılar, küfür cümleleri yazılı kavanozun içindeki pirinç yemyeşil olmuş, küflenmiş, leş gibi bir koku çıkıyor oradan. Öbür dua, niyaz yazılı kavanoza baktılar, orada böyle çiçekler açmış.


Bizim vücudumuzu da bir kavanoz düşünün. Bizim de ağzımızdan hep hayırlı kelâm çıkarsa, güzel kelâm, güzel dua çıkarsa, bizim de kalbimizde güller açar yavrum.


Efendim müsaadenizle bir şey sorabilir miyim? Biz gerek Mevlâna Hazretlerini ziyaret ettiğimizde, gerek Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerini ziyaret ettiğimizde, orada nasıl dua etmeliyiz?


Sabri Tandoğan: Yavrum bu dua konusunda ben bugüne kadar çıkan binlerce kitabın aksine şöyle derim. İçinden nasıl geliyorsa öyle dua et. Şimdi meselâ sen delikanlı bir adamsın. Bir genç kıza âşık oldun. Yana yakıla seviyorsun onu. Onunla evlenmek istiyorsun. Kitaba bakarak mı ona, “Ben seni çok seviyorum” diyeceksin?


 (Gülüşmeler)


Dua da böyle yavrum… İçinden nasıl geliyorsa öyle dua et. Sen o dua kitaplarına bakma. Dua kitabı olur mu? Şimdi Akçağ Kitabevi”ne gitsen, en az sana kırk tane dua kitabı çıkarırlar. Ben derim ki hiçbirini alma, içinden nasıl geliyorsa öyle dua et.


Efendim Allah’tan istemenin edebi, var mı?


Sabri Tandoğan: Var tabii yavrum. Mamaklı Ahmet Kayhan Hazretlerini hepiniz duymuşsunuzdur, bir kısmınız elini öpmüştür. Bir gün ziyaretine gittim. Allah rahmet eylesin beni çok severdi, beni görünce gözlerinin içi gülerdi. Yanına oturtur, çayını bana içirirdi. Oturuyoruz, biraz sonra ziyaretçiler gelmeye başladı. Talepler. Ben gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Biri diyor ki, “Efendi Hazretleri dua et, kızıma öyle zengin bir koca çıksın ki, biz Karun gibi yaşayalım.” (Gülüşmeler) Biri diyor ki, “Efendi Hazretleri dua buyurun, biz mebus olalım.” diyor. Biri geliyor, “Bakan olalım.” diyor. Böyle hep dünyevi dilekler, dilekler... Ben orada kıs kıs gülüyorum. Ondan sonra düşündüm, düşündüm. Hep istekler, istekler, istekler… “Acaba şunu düşündük mü?” dedim. “Biz Allah’ın verdiği nimetlere lâyık mıyız? Ben Allah’ımın bana verdiği nimetlere lâyık olmak için ne yaptım ki daha fazlasını isteyeyim? Bu isteğe benim hakkım var acaba?” Bunu düşünen kaç kişi var yavrum? Biri bana sordu bir gün konferansta, “Siz Allah’tan en çok neyi istiyorsunuz?” dedi. “Hiçbir şey istemiyorum” dedim. “Ne demek o?” dedi, “Allah’tan istenmez mi?” dedi. “Ben istemeye utanıyorum” dedim. “Niçin” dedi. “Ben Allah’ın verdiği nimetlerin hangi birine liyâkat gösterdim ki yenisini isteyeyim ondan?” dedim. Allah bana bunca nimet vermiş. Ben bu nimetlere lâyık olmak için ne yaptım, hangi sevabı işledim, dedim. Onun üzerine soruyu soran ağlamaya başladı. “Ben bunu hiç düşünmemiştim.” dedi.


İstekler, istekler, istekler… Ama nereye kadar… Nereye kadar istekler?

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

 

Geri Dön

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]