subHeader_l

 Gönül Sohbetleri - Cilt XII                                                                          Sabri Tandoğan

 

Sayın Sabri Tandoğan’la Bir Ramazan Sohbeti - II

Bu akşam yine Sayın Büyüğümüz, Dr. Nermin Hanım ve çok değerli gönül dostlarımız Sevgi Hanım ve Ziya Bey’le birlikteyiz. İftarımızı öncelikle gelen pide ve iftariyeliklerle açıyoruz. Sayın Büyüğümüz yemekte kabak tercih ediyor.


− Yavrum, biliyor musunuz kabak çok mübârek bir gıda. Hem yazın hem de kışın bulunan türleri var. Başka da hiçbir sebzede bu özellik yok.


Ziya Bey:


− Efendim, kabağın sâde kendisi değil, çekirdeği de çok faydalı. Erkekler için prostat tedavisine, kadınlar için de me­nopozda çok faydalı. İçeriğinde bol miktarda D vitamini var.


Sevgi Hanım:


− Efendim, Münir Bey’in kitabında okumuştum, zeytin, hur­ma vb. yiyeceklerin tek sayıda yenmesi konusunda. Ben de buna hep dikkât ederim. Münir Bey acı biberin de hiç çeki­nilmeden tüketilebileceğini yazıyor.


− Evet yavrum. Bugün yurtdışındaki bazı tıp merkezlerinde, bazı mide hastalıklarının tedavisi acı kırmızı biberle yapılıyor. Çok ilginçtir.


Çiğdem Hanım:


Masaya yer yer dökülen susam ve çörekotları için hayıf­lanarak:


− Efendim, bir Hadis-i Şerif’te “Eğer insanlar çörekotundaki faydayı bilselerdi, her şeylerini satar çörek otu alırlardı” anla­mında buyruluyor. Ölümden başka her derde devâ olarak ge­çiyor.


Ziya Bey:


− Evet çok doğru. Ben de hastalarıma diğer ilaçların yanında çörekotunu tavsiye ederim. Yutması biraz zor oluyor ama pi­yasada dövülerek satılanları da var.


Sonra masadaki çörekotlarını birer birer topluyoruz.


Çiğdem Hanım (Sevgi Hanım’a hitaben):


− Sevgi Hanım, biliyor musunuz nane de östrojen (kadın hormonu) deposu imiş.


Sevgi Hanım:


− Öyle mi, ne ilginç. Ben de geçenlerde nane çayı içi­yordum. Aklıma geldi, bu çayı içiyoruz ama neye faydası var diye.


Ziya Bey:


− Efendim, benim bir sorum olacaktı. Dikkâtimizi çalıştığımız işe toplama konusunda bazen kendimizi yetersiz hissettiğimiz oluyor. Bunu değiştirmek adına neler önerirsiniz?


Sayın Büyüğümüz farklı bir konudan açıklama yapmakla başlamayı tercih ediyor:


- Yavrum, biz Rânâ Hanım’la evlendiğimiz zaman ilk önce bir mukavele yaptık, sonra ikinci gün para konusunu konuştuk. Çünkü evlilikleri bitiren iki konu vardı, ilki; senin dediğin olacak, benim dediğim olacak kavgası. İkincisi de para meselesi. Ben para meselesini çözmek için aybaşında maaş aldığım zaman daha önceden hazırladığım zarflar vardı. Üzerinde su, elektrik, havagazı, telefon, yakıt parası, gıda, vesait (sinema, tiyatro, konser), kitap, giyim ve öngörülmeyen masrafların zarfları vardı. Maaş alınca o zarflara gereken paralar konurdu. O ay bir daha para meselesini düşünmezdim.


Ziya Bey:


Tabi Halil İbrahim bereketi dileyerek koyardınız zarflara?


− Öyle ve o zarflardaki paralar bitmezdi, bitmeden yenisini koyardım.


Ziya Bey:


− Efendim, yani şunu demek istiyorsunuz sanırım, ben her konuda kafamı en baştan rahatlatacak şekilde hareket ettim, bu da dikkâtimi toplamam için gerekliydi.


− Evet yavrum. Ama benim zaten çocukluktan beri böyle bir sorunum olmadı. Ben çocukken harçlığımla gider kiraz alır, tabağa koyar, onu uzun uzun hayranlıkla seyrederdim. Öğleden önce arkadaşlarla oynar, öğleden sonra evin terasındaki ça­dırımda tefekkür ederdim. Annem beni çok küçük yaşlarımda hanım günlerine götürürdü. Orada hiç sıkılmadan, çok büyük bir dikkâtle hanımları etüd ederdim.


Çiğdem Hanım:


− Efendim, siz şimdi de bir toplulukta sohbet ederken o topluluktaki herkesin hareketlerine dikkât ediyorsunuz, kim ne yaptı, ne söyledi, nasıl söyledi, bir işi yaparken nasıl bir yüz ifadesi vardı... Hepsini kontrol ediyorsunuz.


− Bunu yapmaya mecburum yavrum.


Ziya Bey:


− Efendim, sizi dünya tarihi boyunca en çok etkileyen şahsiyet kim oldu?


− Resulullah Efendimizden sonrayı kastediyorsun herhalde? O, dünya tarihinin tartışmasız gelmiş, geçmiş, gelecek en büyük insanı çünkü.


− Evet Efendim, tabi ki.


Sayın Büyüğümüz hiç tereddütsüz cevap veriyor:


− Hz. Ebubekir (R.A). İnsanlık tarihinin Hz. Peygamber Efen­dimizden sonra en büyük ismi Hz. Ebubekir (R.A)’dır.


Çiğdem Hanım:


− Niçin Efendim?


− Çünkü Peygamber Efendimiz Hakk’a göçtüğü zaman, herkes birden panik içine girdi. Hz. Ömer kılıcını çekerek “Kim Peygamber öldü derse, başını vururum” diye bağırıyordu. Ama Hz. Ebubekir (R.A) büyük bir sükûnet içinde ortaya çıktı ve panik halindeki topluluğa seslenerek “herkes şunu çok iyi bilsin ki, Hz. Muhammed (S.A.V) Allah’ın Peygamberi idi ve bir kul olarak herkes gibi o da Hakk’a göçtü. Ancak ölümsüz olan Allah’ın varlığı bâkidir.” Bunun üzerine herkes sakinleşti. Bu olmamış olsaydı, İslâmiyet çok büyük zarar görürdü, hatta Müs­lümanlar çözülür giderdi.


Ziya Bey:


− Hz. Ebubekir Efendimiz sadakatte de zirvedeydi değil mi Efendim? Miraç olayında geliyorlar. O, Senin arkadaşın gecenin bir vakti yatağından kalkıp Mescid-i Aksa’ya götürüldüğünü, oradan da göğe yükseldiklerini ve Allah’la görüştüğünü, sonra da yatağına soğumadan geri geldiğini söylüyor. Sen bu işe ne dersin, diyorlar. O da, bunları Hz. Muhammed (S.A.V) mi söy­ledi. O söylediyse doğrudur, diyor, hiç tereddütsüz. Ki o günün şartlarında böyle bir olayı itirazsız kabul edebilmek ne büyük bir bağlılık örneği... Sonra da gidip Peygamberden sonra ilk erkek Müslüman olmak şerefine eriyor.


Çiğdem Hanım:


− O halde bir benzerlik ortaya çıkıyor değil mi Efendim? Hz. Ebubekir (R.A) Efendimiz, gösterdiği bu eşsiz sadakatle ve inanan ilk erkek Müslüman olmasıyla ne kadar büyükse, Hz. Hatice Annemiz de Peygamberlik gelmesini hiç şaşkınlık gös­termeden kabul etmesi ve ilk kadın Müslüman olmasıyla o kadar büyüktür diyebiliriz o halde.


− Öyle yavrum. Peygamber Efendimiz kendisine Peygam­berlik geldiğini söylediği zaman, bugünkü bazı çağdaş hanımlar gibi “Yok efendim, olur mu öyle şey, sana öyle gelmiştir, biz bu vahiy sözlerini çok duyduk...” filân deseydi, bugün İslâmiyet ayakta olmazdı yavrum, vahiy kesilirdi. Cebrail (A.S) bir daha da gelmezdi. İnsanlık bugün Hz. Hatice Annemize çok şey borç­ludur.


Ziya Bey:


− Efendim, Hz. Hatice Annemiz aynı zamanda çok akıllı, feraset sahibi bir hanımmış. Peygamber Efendimize evlenme teklif etmeden önce, bir hanım hizmetlisini Efendimizi izlemek üzere gönderiyor ve “O’nu fazla yaklaşmadan takip et ve gör­düğün her hareketini, her davranışını aynen olduğu gibi bana tek tek anlat” diyor. Bütün bunlardan sonra Resulullah Efen­dimize çok büyük bir hayranlık duyarak kendisi bizzat evlenme teklif ediyor. Daha önce iki evlilik yapmış bir hanım. İlk eşi ölmüş. İkinci eşi ise çok alkol aldığı için ondan ayrılmış. Hz. Hatice Annemizin aynı zamanda o zamanın âlimlerinden olan bir yakını var. Onunla da istişareler yapıyor zaman zaman.


 


Çiğdem Hanım:


− Evet, Varaka adında bilgin bir yaşlı kimse. Okuduğu eski dinî kitapları yorumlayarak bir son Peygamber geleceğini bilen birisi imiş aynı zamanda. Bu kimsenin de Hz. Hatice Annemizin belli bir olgunluğa erişmesinde katkısı olmuştur diyebilir miyiz Efendim?


Sayın Büyüğümüz:


− Diyebiliriz tabi. Ama bu konularda çok fazla bilgi yok. Bir de şu çok önemli, Hz. Hatice Annemiz, Resulullah Efendimize çok büyük bir saygı, sevgi ve ilgi göstermişti. Ona aynı za­manda bir anne şefkâti ile yaklaşmıştı. Bir erkek evlendiği ka­dında hem bir sevgili yakınlığı ve aşkını bulabilmeli, hem de yerine göre ondan bir anne şefkâti ve ilgisi görebilmeli. Cahit Sıtkı bir şiirinde bunu ne güzel anlatır:


“Yârin olmuşu, ermişi


Şefkatte anneye değer”


diye, ki dünya edebiyatında başka da yoktur bunu ifade eden. Bu gerçeği uzun araştırmalardan sonra dünyada yakalayan bir ben varım, bir de edebiyat dünyasından Cahit Sıtkı. İşte Hz. Hatice Annemiz de bunun en güzel bir örneğidir. Bir de çok önemli bir başka husus da, Hz. Hatice Annemizin çok varlıklı bir hanım olmasıydı. Eğer o büyük bir servetin sahibi olmasaydı, Peygamber Efendimiz her gün Hira mağarasına gidecek ve tefekkür edecek rahatlığı bulabilir miydi? O zaman evin geçimini temin derdine düşecekti. Ama Hz. Hatice’nin büyük serveti sayesinde hem bu sorumluluktan kurtuldu, hem de İslâm’ın muzaffer olması için yapılması gereken büyük harcamalar o servet sayesinde karşılandı. Hz. Hatice Annemiz sahip olduğu bütün mal varlığının anahtarlarını getirip Resulullah Efendimizin eline teslim etmişti. Ondaki büyük cevheri baştan görüp sez­mişti. Cahit Sıtkı doğru söylemiş: Gerçekten de yârin olmuşu, ermişi, şefkâtte anneye değerdir.


Çiğdem Hanım:


− Demek ki Resulullah Efendimizin evliliğinde her şey ilâhi bir plâna göre tasarlanmış önceden. Hz. Hatice Annemizin ol­gunluğu ve serveti Resulullah Efendimizin Peygamberliğe ha­zırlık süreci için de gerekiyormuş demek ki.


Sevgi Hanım:


− Efendim, evlendiği zaman kırk yaşında olması da çok önemli Annemizin. Meselâ Peygamberliğin gelişi de Resulullah Efendimizin kırkıncı yaşına rastlıyor. Kırk, insan hayatında önemli bir rakam. Meselâ bir çocuğun anne rahmindeki ilk kırk gün de çok önemlidir.


− Öyle yavrum, kırk yaş bir insanın hayatında en olgun dönem kabul edilir.


Bu sırada genç bir hanım gülümseyerek masamıza yak­laşıyor. Sayın Büyüğümüzün elini öpüyor.


− Efendim, beni hatırladınız mı? Yeni doğum yaptığım zamanlardı, sizinle tanışmıştık.


− Tanımaz olur muyum yavrum. Ne kadar oldu şimdi o bebek?


− Altı aylık Efendim.


− Burada ise getirin bir göreyim, ona bir dua edeyim.


− Efendim, eşim ve çocuklar terastalar. İzin verirseniz alıp geleyim.


Biraz sonra bu hanım, eşi, onbir yaşlarındaki oğulları Eren ve küçük Umut bebekle birlikte masamıza dahil oluyorlar. Sayın Büyüğümüz, kendini ilgi dolu bakışlarla inceleyen küçük Umut’u kucağına alıp dua ediyor:


− İnşallah çok iyi, çok hayırlı bir evlât olursun. Memlekete faydalı bir insan olursun. Allah sana çok mutlu bir evlilik yap­mayı nasibetsin...


Umut Bebeğin el ayak hareketleri birden hızlanıyor.


Nermin Hanım:


− Efendim, mutlu bir evlilik yap deyince siz, Umut çok he­yecanlandı.


Sayın Büyüğümüz bu çifte üstü kapalı olarak nasihat mu­kabilinden kendi evliliğini muhteşem yapan unsurlardan bah­sediyor. Hanımefendi:


− Efendim, bizde ilk başta olayı rayına oturtana kadar bazı ufak tefek durumlar olduysa da, çok şükür bizim evliliğimiz de güzel gidiyor. Umut’un adını da aslında bir velî zatın adı olarak koyacaktım ama kısmet böyle oldu. Ancak sizin bir adınızın da Umut olduğunu söylediğinizde çok sevinmiştim.


− Evet. Ümit (Umut) benim göbek adım.


Bu arada her halinden çok iyi yetiştirildiği anlaşılan küçük Eren’in beyefendiliği ve pırıl pırıl gülen gözleri dikkâtimizi çe­kiyor.


− Eren de çok seviyor kardeşini. Bana ona bakma konu­sunda çok yardımcı oluyor Efendim.


Sayın Büyüğümüz:


− Gönül Sohbetleri sitemizi biliyor musunuz yavrum?


− Evet Efendim. Okuyorum tabi, siteden haberim var.


Sayın Büyüğümüz küçük Eren’e:


− Sen de düşüncelerini ve her konudaki sorularını sitemize yazabilirsin yavrum.


− Tamam Efendim.


Sonra bu aile, Umut bebeğin uykusu çok geldiği için mü­saade isteyerek ayrılıyorlar.


Sayın Büyüğümüze soruyoruz:


− Efendim, peki siz kendi evliliğinizi kırkdört yıl her gün daha iyiye götürmek için neler yaptınız? Çünkü hiçbir şey yerinde durmaz, ya daha iyiye gider, ya da daha kötüye buyurursunuz. Hep daha iyiye giden bir beraberliği sağlamak adına neler yaptınız?


− Yavrum, bir kere sevgilerin karşılıklı olarak ifade edilmesi gerek. Bu sevginin devamlılığı için çok önemli. Bir de bizim yaptığımız gibi en baştan bu evde yalnız Allah’ın ve Pey­gamberin dediği olacak, ne senin, ne de benim dediğim olacak demek ve hep buna sadık kalmak çok önemli. Bir de, iki taraf da birbirine elinden geldiği kadar yardımcı olmalı.


Evde şu iş senin işin, bu iş benim işim diye bir şey ol­mayacak. Meselâ bazen kalabalık misafirlerimiz gelirdi. Onlar gittikten sonra biriken dağ gibi bulaşığı Rânâ yıkamak isteyince, biraz dinlen sonra yıkarsın Rânâ derdim. Ama midesi rahatsız olduğu için bulaşık yıkarken sancısı olmasın diye onun yıka­masını istemezdim. Sonra bulaşıkları yıkamak için hiçbir şey belli etmeden ve söylemeden, ilk önce Rânâ’yı yatırırdım. Zaten Rânâ yatar yatmaz hemen uyurdu. Sonra mutfağa gelir, bula­şıkları yıkamaya başlardım. Ama öyle şimdiki hanımlar gibi tabakları birlikte suya tutarak değil. Tek tek. Sonra bütün geceyi uykuyla geçirmediğim için bir ara kalkar, onları yerlerine yer­leştirirdim. Sabah kalkınca Rânâ bakardı ki bulaşık filân kal­mamış, nasıl mutlu olurdu, anlatamam.


Bir de ben değil, sen düşüncesi olacak. Meselâ Rânâ bana hep sorardı, “Sabri sana bugün ne pişireyim, istediğin bir şey var mı?” derdi. Ben de Rânâ’nın midesine ne iyi gelecekse onu söylerdim. Aslında yemek istediğim şey o olmazdı. Ama Rânâ lisedeyken ülser olmuş, ömür boyu hep çekti. Ben o yüzden bir tek gün benim canım şunu yemek istiyor demedim.


Sevgi Hanım:


− Efendim, bizim size ayrıca sormak istediğimiz önemli bir husus var: Akrabalarla ilişkiler konusu. Ailenin mutluluğuyla ilgili sorun çıkaran yakınların ve akrabaların eve gelmeleri konu­sunda nasıl davranılmalı, onların da hakları var diye, hiçbir şey yokmuş gibi mi davranmak lâzım?


− Yavrum, anne, baba, akrabalar iyi niyetli olur, onları başına taç edersin. Ama bugün öyle anneler var ki, çocuklarına çok büyük haksızlıklar yapıyorlar. O nedenle anne baba hak­kının da bir sınırı var. Annem meselâ Rânâ’ya çok saygılı dav­ranırdı, Rânâ da ona aynı saygıyı, sevgiyi gösterirdi. Her şey karşılıklı olacak.


Gençler bugün evlenirken işlerini kendileri halletmeli, işe başkalarını karıştırmamalı. O zaman işin içine nefsaniyetler giriyor. Benim filân dediğim alınmadı, filân şey alınırken beni götürmediler... diye aralarını açmak isteyenler oluyor. Yüzük alınacak, biz de geleceğiz diyorlar, elbise alınacak, biz de ge­leceğiz...


Bugün birçok yuva akrabaların işe karışması yüzünden yıkılıyor. Bunların hepsine yerine göre rest çekilmezse olmuyor.


Bir de anne babaya öyle her şey anlatılmayacak. Bazı şeyler o iki kişinin arasında kalacak. Bir gün Danıştay’a bir genç çift ziyaretime geldi. Bir sorunları varmış, bir arkadaşları beni tav­siye etmiş. Anlattılar. Bir gün birlikte pikniğe gidiyorlar. Otu­rurlarken kız oğlanı yanağından öpüyor. Bunun üzerine ço­cuğun içine bir şüphe düşüyor. Eve gidince annesine durumu anlatıyor. Bu hareketin ne anlama geldiğini soruyor. Annesi de “Oğlum,” diyor, “o kızdan hemen ayrıl. O iyi bir kız değil.” Çocuk da kızı çok seviyor, arada kalmış. Bana sordular, ne yapalım diye. Ben de bir kıza baktım, öyle pek güzel bir kız değil. Oğlan ise çok yakışıklı bir genç. “Sadece bir kere mi öptü?” dedim. “Ben olsam on kere öperdim.” Sonra oğlana dedim ki, “Yavrum, şaka bir yana, böyle bir şey anneye söylenir mi? Söylersen onun da tabi diyeceği bu.” Aileyi özel olarak ilgilendiren ko­nulara kimse karıştırılmamalı. Bazı şeyler aileye söylenmez yavrum.


Ziya Bey:


− Efendim, ya çiftlerden biri sizin gibi düşünse sorun çıkaran akrabalar hakkında, diğeri ise ille onları haklı çıkarmaya ça­lışsa?


− O zaman maç orada biter yavrum.


Rânâ çağının en büyük hanımı idi. Vefat edince hiçbir akrabam arayıp sormadı. Ama mahkemelik bir işleri olduğunda hemen beni bulurlardı. Şimdi ben niye filân akrabam şu hale düşmüş diye onu kollayım. Madem kendi kendine sebep ol­muş... O günlerde camın önüne gelen bir sinekten bile medet ummuştum, içeri girse de sohbet etsek diye. Ama akrabalarım beni ne arayıp, ne sordular, ne de bir başsağlığı dilediler.


Ziya Bey:


− Hocam, Peygamber Efendimiz hanımlarına karşı çok an­layışlı, çok sevgi dolu davranırmış. Meselâ bir gün Hz. Ömer’in kızı olan Hafsa Validemizle ve bazı hanımlarıyla oturuyorlar. İçeriden konuşma ve gülüşme sesleri geliyor. Hz. Ömer içeriye girer girmez hanımların sesi birden azalıyor. Hz. Ömer çok celâlli kimseymiş.


Bir gün de İslâm’a henüz ısınmamış bir kimse, aslında gizli bir münafık, bir Yahudi ile ihtilâfa düşüyor. Hz. Peygambere gidiyorlar, O da bu ihtilâfta Yahudinin haklı olduğunu belirtiyor. Resulullah Efendimizin bu kararı adamın hoşuna gitmiyor, işine gelmiyor. Sonra bir de Hz. Ömer’e danışmak istiyor, Yahudiyle beraber gidiyorlar. Durumu anlatıyor, “gerçi” diyor, “biz sizden önce bu konuda Resulullah’a da sorduk. O da şöyle şöyle hükmetti.” Bunun üzerine Hz. Ömer yerinden fırlayıp, kükrüyor: “Yani şimdi sen Hz. Peygamberin buyruğunun üstüne benim bir hüküm vermemi mi istiyorsun” diyerek, kılıcını çektiği gibi ada­mın kafasını orada uçuruyor.


Sayın Büyüğümüz:


− Ohhhh… İşte Aşk bu!!!


…


Sevgi Hanım:


− Efendim, demin konuştuğumuz konuya dönersek, çocuk­ların da evde hadlerini aşmalarına izin vermemek lâzım galiba. Onlar da aile içindeki mutluluğa etki edebilirler fazla şımartıl­dıklarında. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?


− Yavrum, işte o annesinin başını kesen kız. Anne üni­versitede profesör. Ama kız gidiyor, annesinin boğazını gece bıçakla kesiyor.


Ziya Bey:


− Efendim, o hanım benim hocamdı üniversitede okurken. İyi bir hocaydı ama mânevi yönünü bilemiyorum tabi.


 


Sayın Büyüğümüz:


− Yavrum, mevkisi, unvanı ne olursa olsun, bir anne baba çocuğuna İslâmî terbiye vermezse sonu böyle olur. Kim böyle yaparsa, o da çocukları tarafından bir gün başı kesilmeye adaydır. Demek ki o hanım hiçbir mânevi terbiye verememiş kızına. Yazık...


Sevgi Hanım:


− Efendim, başka bir soru sorabilir miyim? Zaman zaman evimize ziyarete gelmek isteyen kimseler oluyor ama çok iyi tanımadığımız için çekiniyoruz, ne dersiniz?


− Ev bir mâbettir yavrum. Eve bilinmeyen veya tam gü­venilmeyen kimseleri almamak lâzım. Rânâ ile evlendiğimiz zaman bize de bu şekilde ziyarete gelmek isteyenler olurdu. Biz ise “biz size uygun bir zamanda haber veririz” diye oyalar, sonra da çağırmazdık. Sonra bu tip ziyaretlerde, eğer karşı taraf bize bir güzellik veremeyecekse veya bizden bir güzellik alama­yacaksa, o insanlarla görüşmek sadece bir zaman kaybıdır yavrum.


Çiğdem Hanım:


− Gazetelerde okuduğumuz birçok olaylar, eve gelen mi­safirlerin bazı çirkin bakışlarından sonra oluyor Allah muhafaza.


Sayın Büyüğümüz:


− Bir komşumuz anlattı, misafirleri geliyor, oturup sohbetler ediliyor. Onlar gittikten sonra geceyarısı bir sesle uyanıyor, kalkıyor bakıyor ki, salonda masanın üzerindeki vazolar ve bazı süs tabakları çatırdayarak kendi kendine kırılmış. Sabahleyin korkuyla beni aradı. Gelen misafirlerin bakışlarındaki negatif elektrik sâde evdeki insanları değil, eşyayı da etkiliyor.


Darılan varsın darılsın. Ev, mâbedin devamıdır yavrum. Olumsuz insanlar girerse, o evin mânevi havası zarar görür. Buna izin vermemek lâzım. Tam olarak tanımadığım kimseleri, borçla geçinen kimseleri de ben evime sokmam yavrum. Çünkü onlardan insana zarar gelir.


Ziya Bey:


− Efendim, bir insanla dost oluyorsunuz, çok güzel günleriniz oluyor. Sonra araya zaman giriyor, görüşmüyorsunuz. Ancak sonra tekrar karşılaşınca onun çok değiştiğini gördüğünüzde, o eski günlerin hatırına onunla yine görüşmek ve dostluğu devam ettirmek gerekir mi?


− Hayır yavrum, kesinlikle hayır.


Bir de şu çok önemli yavrum, insanlar değişebilir. O nedenle uzun süre görmediğiniz bir kimseye temkinle yaklaşmak lâzım. Onun hâlâ eski fikirlerini taşıyıp taşımadığına emin olmadan açılmak doğru olmaz. Bizim fakültede “Sosyete Tevfik” lakaplı bir arkadaşımız vardı. İşi gücü kızlarla gününü gün etmekti. Sonra aradan yıllar geçti, hiç görüşmedik. Bir gün Hacı Bay­ram’a gitmiştim Danıştay çıkışı. Arkamdan biri sesleniyor. Bak­tım sakalı kucağında bir adam. Tanıyamadım. Benim şaşkın­lığımı görünce “Nasıl tanımazsın Sabri, ben fakülteden Tevfik” dedi. “Ben,” dedi, “artık eski Tevfik değilim, kendimi dine ver­dim.” Çok şaşırmıştım, nereden nereye...


Bir gün de lokantada oturuyorum. Bir bakan arkadaşım da orada dostlarıyla yemek yiyor. Selâm verdim. Gözünün ucunun ucuyla selâmımı aldı. Çok canım sıkıldı ama bir şey demedim. Aradan bir iki yıl geçmişti. Kızılay’da gidiyorum, biri arkamdan sesleniyor. Baktım bu arkadaş: “Nasılsın Sabri, hiç görmüyor­sun bakıyorum” dedi. Sonra işi anladım. Bakanlığı artık bitmiş. Ben de fazla konuşmadan yanından uzaklaştım.


Bunun gibi yavrum, insanlara baştan temkinli yaklaşmak lâzım.


Sevgi Hanım:


− Dikkât konusundan konuşuyorduk hocam. Bir de şunu sorayım. Kızımız Ayşe’nin dikkâtini geliştirmek adına neler öne­rirsiniz?


− Desen çizdirin meselâ. Ama öyle rastgele kâğıtlara değil. Güzel bir resim defterine. Sonra aynı çizimi tekrarlatmak lâzım ki aradaki farkları görebilsin.


Ziya Bey:


− Dikkâtin önemi ile ilgili bir yazı okumuştum Efendim. Yurtdışında bir üniversitenin Genetik bölümüne bir profesör alınacak. Mülâkat salonuna uzun bir koridordan geçiliyor. Baş­vuran profesörlere sırayla sorulan soru şu: Buraya gelirken geçtiğiniz koridorda hangi bitkiler vardı. Sağ ve sol taraftaki bitkilerin ayrı ayrı adlarını ve genetik özelliklerini sayabilir mi­siniz?


Mülâkatı bir Türk profesör kazanmış.


Efendim, bana da bu noktada çok özet olarak ne yapmamı tavsiye edersiniz?


− Önündeki işe konsantre olmak için, önce Besmele çek yavrum, sonra kendi kendine karar ver, ben bugün beş dakika da olsa hiçbir şey düşünmeden bu işe konsantre olacağım de. Bunu başardıktan sonra bu süreyi on dakikaya çıkar.


Ziya Bey:


− Anladım Efendim.


− Bu insanda böyle böyle gelişir yavrum.


Çiğdem Hanım:


− Her şey bir ilk adımla başlar…


Sayın Büyüğümüz:


− Vehbi Koç’a sormuşlar, bu kadar serveti nasıl kazandınız demişler: “İlk bir lirayı kazanarak” demiş.


Çiğdem Hanım:


− Dikkâtli olmayan bir insan etrafındaki harikulâdelikleri lâ­yıkıyla müşahede edemeyeceği için, mânen de tekâmül ede­mez diyebiliriz o halde?


− Yavrum, dikkâtsiz insan ne mânen, ne de maddeten te­kâmül edemez.


 


Sevgi Hanım:


− Allah’ım eşyanın hakikatine erdir sırrına ulaşmak için de önce çok dikkâtli olmakla işe başlamak lâzım galiba. Allah cüm­lemize bunu nasibetsin.


Hep birlikte katılıyoruz:


− Amin…


− Yavrum, ünlü yazar Rilke, Malt Briddge’nin Notları adlı kitabına “Görmeyi öğreniyorum” diye başlıyor. Rilke çok büyük bir yazar. İslâm dinine ve Resulullah Efendimize büyük hay­ranlık duyuyor. Belki Müslüman da oldu, ama bunu etrafın baskısından korktuğu için açıklayamadı. “Görmeyi Öğreniyo­rum” diyor. Görmeyi öğrenmek, görebilmek çok önemli.


Rilke benim hangi kitabımda idi yavrum?


Nermin Hanım:


− 6. Ciltte Efendim.


Sayın Büyüğümüz Sevgi Hanım’a hitaben:


− Yavrum, o bölümü lütfen tekrar tekrar okuyun.


Sevgi Hanım:


− Efendim, o bölümü daha önce iki kez okumuştum ama inşallah tekrar okuyayım. Zaten insan her okuyuşta yeni bir şey farkediyor.


 


Çiğdem Hanım:


− Efendim, sonuç olarak dikkâtli olamayan hayatta mutlu da olamaz diyebilir miyiz?


− Elbette yavrum.


Ve böylece bir Ramazan sohbetimizi daha içimiz güzel­liklerle dolu olarak, şükür duyguları içinde Sayın Büyüğümüze ve misafirimiz olan çok değerli gönül dostlarımız Ziya Bey ve Sevgi Hanım’a teşekkür ederek tamamlıyoruz.

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

 

Geri Dön

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]