subHeader_l

 Gönül Sohbetleri - Cilt XII                                                                          Sabri Tandoğan

 

Tükenmez Hazine: Kanaat

Bir gün Peygamber Efendimiz ashâbıyla otururlarken “Dere kenarında abdest alıyor dahi olsanız suyu tasarruflu kullanınız.” buyurur. Cemaatten biri “Yâ Resûlullah, derenin suyu akıp gi­diyor. Biz tasarruflu da kullansak, tasarruf etmeden de kullansak yine akıp gidecek. Bunun bize ne faydası olacak?” der. Yüce Peygamberimiz “Önemli olan suyun akıp gitmesi değil, senin tasarruf terbiyesi içinde yetişmendir.” buyurur.


Bolluk zamanında saygılı, dikkatli, tasarrufa riayet ederek yaşayanlar, darlık zamanında sıkıntı çekmezler. “Nasıl olsa gelir akıp geliyor, biz de içimizden geldiği gibi yaşayalım” diyenler, ellerindeki imkânı har vurup harman savuranlar, gün gelir dara düşerler, bazen çok kötü durumlarla karşı karşıya gelirler. Her gün gazetelerde okuyoruz, televizyonlarda seyrediyoruz, vak­tiyle Karun kadar zengin olanların, gün gelip bir dilim ekmeğe muhtaç olduklarını görüyoruz.


Senelerce, senelerce önceydi. Rahmetli eşim Rânâ Ha­nım’la beraber İsveç’e gitmiştik. Stockholm’ün merkezinde bü­yük bir otelde kalıyoruz. Sabahleyin tıraş olmak için lavabonun önüne gittim. Aynanın yanında bir yazı vardı, okudum, hayretler içinde kaldım. O yazıda şöyle diyordu: “Lütfen tıraş olduktan sonra kullandığınız jileti çöpe atmayınız. Yanda bir kutu var, oraya bırakınız. Bir jiletle dahi olsa İsveç çelik sanayiinde sizin de bir katkınız bulunsun. Teşekkür ederiz.” Bu yazı beni uzun uzun düşündürdü. “Aman Yarabbi” dedim, İsveç’in çelik sa­nayiinde en ileri ülkelerden biri olduğunu çocukluğumuzdan beri okuruz. Çelikten mamul pek çok ürünün altında “İsveç çe­liğinden yapılmıştır” ibaresini görmüşüzdür. Buna rağmen bir turistin tıraş olurken kullandığı bir tek jiletin dahi çöpe atılmasına İsveçlinin gönlü razı olmuyordu. Bu hassasiyet beni ürpertti. Yıllarca düşündüm. Onlara saygı duydum.


İsviçre’de senenin belli günlerinde gazetelerle, radyolarla, televizyonlarla bir ilân yapılıyor. Diyorlar ki “Falan tarihte, gece yatarken okumadığınız, işe yaramayan ne kadar kitap, dergi, gazete varsa kapınızın önüne bırakın. Velev ki bir prospektüs dahi olsa ihmal etmeyin. Gece, görevli memurlarımız gelecek, onları alacak. Belli merkezlerde toplanacak, tekrar kağıt üre­timinde kullanılmak üzere fabrikalara gönderilecek. Yardım­larınız için teşekkür ederiz.” Bu durum da beni yıllarca dü­şündürdü. Adamların bir prospektüs kağıdının bile çöpe atıl­masına gönülleri razı olmuyordu. İsviçre’nin zengin bir ülke olduğunu söylemeye gerek yok.


Yıllarca önceydi. Fransa’dayım. Şanzelize Caddesi’nde bir restorana gittim. Oturdum, yemek yiyorum. Birden kapı açıldı, bir müşterinin içeri girmesiyle birçok garson ona doğru koşuştu. Biri şapkasını, biri bastonunu, biri paltosunu aldı, itina ile hemen yanıbaşımdaki bir masaya oturttular. Emirlerini sordular. “Is­panak rica ediyorum” dedi. Merak ettim, sordum, garsonların bu kadar hürmet, itibar ettikleri şahıs kimdi. “Fransa sanayii kralı” dediler. “Fransa’nın en zengin adamı.” Biraz sonra ıspanak gel­di. Yanında da bir küçük tabak içinde üç ince dilimlenmiş ekmek vardı. Bir dilim ekmekle ıspanağını yiyen o zat garsonu çağırdı, “Hesap rica ediyorum” dedi. Küçük tabaktaki ekmek dilimlerini işaret ederek “Lütfen paket yapın” dedi. Çok küçük yaşımdan itibaren hep dışarıda yemek yerim. İlk defa böyle bir duruma şahit oluyordum. Fransa’nın koca sanayii kralı iki dilim ekmeği de beraberinde götürecekti...


Beş yaşındayım. Soğuk bir kış günü sobanın yanında otur­muş kitap okurken rahmetli babaannem de pirinç ayıklıyordu. Birden bir pirinç tanesi yere düştü. Rahmetli babaannem tepsiyi yere bıraktı, o düşen pirinci aramaya başladı. Halının tüyleri arasında kaybolan pirinç tanesini uzun süre aramaya devam etti. Dayanamadım, müdahale etmek lüzumunu duydum. “Aman babaanne,” dedim, “bir pirinç tanesi için bu kadar aramaya değer mi?” O güne kadar hep sevgi gördüğüm, beni yere, göğe sığdıramayan babaannem birden asabileşti. “Küçük beyimiz, sobanın yanında koltuğa oturmuş, elinde kitap ahkâm kesiyor. Sen hiç pirinç üretilirken gördün mü? Nice insan o üretim sı­rasında sağlıklarını kaybediyor, sakat kalıyor. Bu iş öyle güç, öyle zahmetli ki, ben o yere düşen pirinç tanesini bulmak için gerekirse bütün halıyı milim milim araştırırım.” dedi. Öyle mah­cup olmuştum ki... Utancımdan yüzüm kıpkırmızı oldu. Aradan yıllar geçti, hâlâ unutamadım. Ne zaman pilav yesem, o günü hatırlarım. Tabağımda bir tek pirinç tanesi bırakmam.


Rahmetli annem çok küçük yaşımdan itibaren “Aman yav­rum” derdi, “elektriği lüzumsuz yere bir dakika yakma. Suyu bir yudum da olsa gereksiz yere akıtma.” Evleninceye kadar bir kere dahi olsa rahmetli annem yemek atmadı. Evlendikten sonra kırk dört yıl içinde rahmetli eşim çöpe hiçbir gıda maddesi atmadı. Bu kırk dört yıl içinde bizim evde ne bir tabak, ne bir bardak, ne bir fincan kırılmadı. Nezih, temiz, güzel bir hayat yaşamanın yolu dikkat, saygı ve tasarruflu yaşamaktan geçiyor. Banka kartları yüzünden nice insan helâk oldu. Banka kartını bir mirasyedi dikkatsizliğiyle berbat ettik. Birçok insan cebimde banka kartı var diye israf yoluna gitti. Kanaatkâr olmaktan, tasarruflu yaşamaktan uzaklaştı. Bunun acı sonuçlarını hepimiz, her gün televizyonlarda görüyor, gazetelerde okuyoruz. Yıkılan aileler, bozulan sosyal ilişkiler, boşanmalar, intiharlar, cinayetler birbirini takip ediyor. Pek çok insan banka kartıyla alışveriş yaparken bir ay sonra bankadan ekstrenin geleceğini hiç dü­şünmüyorlar. Hepimiz bunları görüyoruz. Ama ibret almıyor, nice felâketlere kucak açıyoruz. Bu insanlara küçük yaştan itibaren ailede ve okulda tasarruf terbiyesi verilse, ayağını yorganına göre uzatması öğretilseydi bunlar olur muydu? Fert olarak, toplum olarak borçlanmaların ne acı sonuçlar getire­ceğini bir türlü görmek istemiyoruz.


Yıllarca önce Danıştay’da çalışırken Hüsamettin Efendi isimli bir odacım vardı. Eşi, annesi ve iki kızı ile beraber yaşıyordu. Kızlarının ikisi de üniversiteye gidiyordu. Hüsamettin Efendi’nin tek geliri aldığı odacı maaşıydı. Zor şartlar altında yaşıyordu. Ayın sonlarına doğru sorardım, “Bir sıkıntın var mı?” diye. Hep aynı cevabı alırdım: “Teşekkür ederim, efendim. Allah her şeyi veriyor.” Bir kere bile Hüsamettin’in hayattan, şart­lardan, pahalılıktan şikâyet ettiğini görmedim. Ayağını yorga­nına göre uzatıyor, parasını dikkatli kullanıyordu. Bir gün maaş alırken “Şükürler olsun Allah’ım, Halil İbrahim bereketi ver.” demiş. Sırada bekleyen arkadaşları itiraz etmişler. “Neyin be­reketi, aldığın üç kuruş para. Nasıl olsa bir hafta sonra bitecek” demişler. Hüsamettin Efendi, “Siz aldığınız paraya kanaat et­miyorsunuz, sürekli şikâyet ediyorsunuz. Bir hafta sonra da bitiyor” demiş. Aynı yıllarda bir şirketin genel müdürünü ta­nıyordum. Aldığı ücret Hüsamettin’in maaşı ile mukayese dahi edilmezdi. Ama ne hikmetse daima şikâyet eder, taksitlerinden, bankaya olan borçlarından dert yanardı. Bir kere bile “Şükürler olsun Allah’ım” dediğini duymadım. Hep şikâyet, hep şikâyet... Ağzından şükür sözü çıkmaz, hep pahalılıktan şikâyet ederdi. Bu iki insanı mukayese edecek olursak, aradaki farkın şükür ve kanaat yokluğunda olduğunu görürüz.


Japonların bir âdeti var. Çok küçük yaştan itibaren ço­cuklarına şunu telkin ediyorlar: “Ne iş yaparsan yap, neyle meşgul olursan ol, gelirin ne kadar az olursa olsun daima birkaç kuruş da olsa öbür aya tasarruf et.” Bundan amaç, o ayı borçsuz, harçsız, kendi imkânlarına göre yaşayarak nezih bir hayat sürmektir. Çünkü hayat bize şunu göstermiştir ki, fert olsun, toplum olsun daima borçlu olanın boynu eğri oluyor, bir eziklik hissediyor, gizli veya aşikâr bir utanç duygusu içinde oluyor. Bundan kurtulmanın ilk şartı kanaat sahibi olmaktır.


Kanaat, Arapça bir kelimedir. Elde olanla yetinmek, Allah’ın verdiğine sabredip razı olmak, yaşamak için zaruri olan ih­tiyaçlar dışında kalan bütün nefsânî arzu ve hayvanî isteklerden uzak durmak, yeme içme, giyim, kuşam ve çeşitli konularda aşırıya kaçmamak demektir. Resûlullah Efendimiz “Müslüman olup kendini yaşatacak bir rızık ile yetinen kimseye ne mutlu. Kanaat, bitmez mal, tükenmez hazinedir.” buyur­muştur. Resûlullah Efendimiz kendi ailesinin rızkının da ya­şamak için zaruri miktar olmasını dileyerek “Allah’ım, Mu­hammed ailesinin gıdasını kifaf yap.” buyurmuştur. Çünkü rızkın fazlası âhirette insanın başına dert olabilir. Bir Hadis-i Şerif’te “Zengin, fakir herkes kıyamet gününde keşke dünyada kendisine yetecek kadar rızık verilmiş olsa di­yecektir.” Allah, kıyamet gününde “Yarattıklarımdan temiz kul­larım nerede?” diyecek. Melekler “Rabbimiz onlar kimlerdir?” diye sorunca, Cenâb-ı Hak “Verdiğime kanaat eden, kaderine razı olan fakir müslümanlardır. Onlar cennete gireceklerdir.” buyuracaktır. Bir başka Hadiste “Vefa sahibi ol, insanların en âbidi olursun. Kanaatkâr ol, insanların en çok şükredeni olursun. Nefsin için sevdiğini halk için de sev, gerçek mü’min olursun. Komşuna iyi davran, gerçek müslüman olursun.” buyurmuştur.


Kanaat sahipleri daima güzel, huzurlu, mutlu bir yaşantı içinde olurlar. Çünkü onlar elde bulunanla yetinirler. Kimsenin malına, mülküne ve mevkiine göz dikmezler. Kanaatin karşıtı tamah etmek ve hırslı olmaktır. Bunlar da kendiliğinden mut­suzluğu getirir. Başkasının malına göz dikmeyenin içi rahat eder. Bir şeye ihtiyacı kalmaz. Bu da zenginliğin ta kendisidir. Çünkü gerçek zenginlik mal çokluğu ile değil, gönül tokluğu ile olur ki, bu da kanaattir. İnsanın ihtiyaçlarını giderecek az mal, onu azdırıp, bozacak olan çok maldan daha hayırlıdır. Bişr-el Hafi, “Kanaat öyle bir padişah ki, yalnız mü’minin kalbinde oturur.” demiştir. Kanaat mevcut ile yetinmek, olmayana göz dikmemektir. Başkalarının elinde bulunana göz diken, üzüntü çeker, huzursuzluk içinde yaşar. Eğer insan sınırsız varlık sahibi olmak isterse kanaatkâr olamaz. Tamah ve hırsın çukuruna düşer. Resûlullah Efendimiz “Eğer insanoğlunun altından iki deresi olsa, bu ikincisinin yanına bir üçüncüsünü daha ister.” buyururlar. Âdemoğlunun içini ancak toprak doyurabilir. Allah, kötü huylarını terkedenlerin tövbesini kabul eder.


Yüce Resulümüz, “Ey insanlar, rızk talebinde haris ol­mayın. Zira hiçbir kimse yoktur ki onun nasibi ayrılmış olmasın. Kul dünyadan nasibini almadan ölmez.” buyur­muştur.


Bir gün Hazret-i Musa Rabbine sorar: “Hangi kulların en zengindir?” diye. Rabbi buyurur, “En çok kanaatkâr olanlar.” Bir Kudsî Hadiste “Ey âdemoğlu, eğer dünya tamamiyle senin olsa, ondan sadece yiyebileceğin miktar senindir.” buyrulur. Kanaat sahipleri en kolay geçinilen insanlardır. Tamah insan­oğlunu âdeta kör yapar. Hakikatleri anlayamaz ve olmayacak şeylere olacakmış gibi hüküm verir. Kur’an-ı Kerim’de Hud Sûresi’nde “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın.” buyruluyor. Kanaat, elden çıkanın ardından bak­mamak, var olanla yetinmektir.


Allah cümlemizi kanaat yolundan ayırmasın. Kanaatkâr bir insanın ruh zenginliğini Allah bütün insan kardeşlerimize na­sibetsin.

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

 

Geri Dön

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]