subHeader_l

 Gönül Sohbetleri - Cilt X                                                                    Sabri Tandoğan

 

İlmin Özü

Genç bir lise öğrencisiydim. Bir gün, bir kitapta Hazreti Ali’nin bir sözünü okudum. “İlim bir nokta idi, onu cahiller teksir etti.” Bu söz beni çok heyecanlandırmıştı. Günlerce düşündüm. Aradan yarım asır geçti, hâlâ düşünüyorum. AlIah’ım ne muhteşem bir söz. Düşündükçe hayatıma renk geldi, ışık geldi, güzellik geldi. Görüşlerim yepyeni boyutlar kazandı. Sanki hayatımda Yunus’un “Her dem taze doğarız, bizden kim usanası” mısraı gerçekleşmişti. Hayatın anlamı sonsuz bir genişlik, güzellik ve derinlik kazanmıştı. Yaşamak, var olmak, her gün, her an yepyeni iklimlere, güzelliklere, estetiğe ulaşmaktı.


Günümüzde nice insanlar var ki, Hazreti Ali Efendimizin bu muhteşem sözünü duymadan, bilmeden, anlamadan yaşıyorlar, daha doğrusu yaşadıklarını sanıyorlar. Hep kelimelerle oynu­yoruz, hep kelimelerden meydana gelmiş bir denizde yüzü­yoruz. Kelimelerle birbirimizi itham ediyor, kırıyor, incitiyor, hayata küstürüyoruz. Soyut bir dünya bu... Realiteden uzak, güzellikten uzak, ışıktan, renkten, edep ve incelikten uzak bir dünya bu. Sevmeden, sevilmeden bir insan, bir fikir, bir inanış için yüreğimiz titremeden, ürpermeden, gözyaşı dökmeden ya­şıyoruz biz. Sevmek devam eden en güzel huyum diyemiyoruz. Seviyoruz, seviliyoruz, o halde varız diyemiyoruz. Sevgiden bakır altınlaşır diyemiyoruz, Mevlânâ gibi. Hayata bakışımız sisli, puslu, karanlık. Yunus gibi “Bu dünya bir gelindir, yeşil kızıl giyinmiş, kişi yeni geline baka baka doyamaz” di­yemiyoruz. Diyemediğimiz için de mutsuz, huzursuz, sıkıntılı ve stres içindeyiz. Daracık sınırlar içine sıkışmışız. Kimi insan bir hapishane haline getirdiği iç dünyasına, dedikodu ile, deli deli para harcamakla, giyecekle, yiyecekle, sigara ile, içki ile bir pencere açmaya çalışıyor. Açabiliyor mu? Ne gezer. Susadıkça tuz yalayan insanlar gibi, susuzluğu büsbütün artıyor. İçi büs­bütün kararıyor. Eğri oturalım, doğru konuşalım. Bugünkü in­sanları bu kadar mutsuz eden, huzursuz eden mesele nedir? Lütfen doğru teşhis koyalım, kendimizi aldatmayalım. Akıntıya karşı kürek çekmeğe yeter diyelim. Kelimelerin soyut dünya­sında yaşamaktan, birbirimizi itham etmekten, lüzumsuz yere zamanımızı ziyan etmekten, ömrümüzü heder etmekten kur­tulalım. Yaşamanın, var oluşun olgun güzelliğini biz de duyalım.


Bir gün Şems’i bir toplantıya çağırırlar. Efendi Hazretleri derler, gece bize buyurun çay içelim, sohbet edelim, şeref verin. Şems gider, sessizce bir köşeye çekilir, edeple, sükûnetle din­ler. Vakit gece yarısını geçmiştir. Kimi insan, falan evliyânın suda yürüdüğünden, kimi insan falancanın tayyı mekân etti­ğinden bahseder. Söz uzamaktadır. Şems daha fazla daya­namaz. Efendiler der, geldiğimden beri sizi dinliyorum. Hep başkalarının hayatından bahsediyorsunuz, olay hep sizin dı­şınızda. Biriniz çıkıp da bana şu tecelli oldu, benden şu zuhur etti, şu güzelliği yaşadım, şu inceliğe şahit oldum, diyemi­yorsunuz. Ne vakte kadar, başkalarının sözünü etmekle ken­dinizi kandıracak, boş yere oyalanıp duracaksınız?


Değerli kardeşlerim, başkalarının yediği bal hiç sizin ağzınızı tatlandırır mı? Kırk yıl önce okuduğum bu menkıbe de beni hemen her gün düşündürür, ürpertir. Efendim, bütün mesele kitaplar okumak, sohbetler dinlemek, evimizi kitapçı dükkânına çevirmek değildir. Bir tek âyeti, bir tek hadisi, bir tek güzel sözü hayatımızda yaşayabiliyor muyuz, hayatımıza katabiliyor mu­yuz, yaşantı haline getirebiliyor muyuz? Soruyorum sizlere, lütfen cevabını siz kendi kendinize veriniz. Kesin olarak ina­nıyorum ki, bir tek âyeti, bir tek hadisi yaşamında uygulayanın iç dünyasında büyük bir devrim olur. Çevresi renkle, ışıkla, gü­zellikle dolar.


Bazıları diyor ki, efendim ben binlercesini okudum, hiç de hayatımda, dedikleriniz olmadı. O güzellikleri yaşayamadım. Evet kardeşim, dediklerine aynen katılıyorum, o güzellikleri hakikaten duyamadın, göremedin. Çünkü, onların hepsi kafan­da bilgi halinde kaldı, hayatına girmedi, iş hayatında, aile hayatında, sosyal hayatında onları yaşamadın ki. Lütfen artık şu bilince ulaşalım. Bilmek başka, öğrenmek başka, yaşamak uygulamak başka. Farzet ki -Allah esirgesin- hastalandın, dok­tora gittin, doktor muayene etti, ilaçlar verdi. Eczaneye gittin yaptırdın. Evde bir köşeye koydun. Onları doktorun dediği za­manlarda ve miktarlarda almadıkça sana ne faydası olacak. Efendim ben doktora gittim, ilaç da aldım, ama iyileşemedim demen, ne ifade eder. Biz de okuduklarımızı, işittiklerimizi, öğrendiklerimizi uygulamazsak, yaşantı haline getirmezsek “hâl” sahibi bir insan olamazsak, aynı duruma düşmüş olmaz mıyız? Kendimizi kandırmayalım. Aldanışların en kötüsü, insanın kendi kendisini aldatmasıdır. Ayaklı kütüphane olup, çok şey bilip, hiçbirini uygulamamaktansa, temiz kaynaklardan, az ve öz bilgi edinip onları edeple, saygıyla, aşkla, inançla yaşamak bize ebedî güzelliğin, huzurun ve mutluluğun kapılarını açar.


İşte o zaman, “sevmek devam eden en güzel huyum” deriz. İşte o zaman Yunus gibi “Aşk gelicek cümle eksikler biter” deriz.

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

 

Geri Dön

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]