Bismillahirrahmanirrahim.
Güzel Hocam,
Bildiğiniz üzere Allah nasip etti, geçen hafta Sevgili Peygamberimizi ve Allah’ın evini ziyaret etmek nasip oldu elhamdülillah. Yaşadığımız manevi yolculukta görebildiklerimi sizinle ve değerli kardeşlerimle paylaşmak isterim. Allah bütün inanan kardeşlerime de inşallah öz yurtlarını ziyaret edebilmeyi nasip eylesin.
Değerli Hocam, manevi yolculuğumuz Medine’de başladı. Medine çok mütevazı bir şehir. Sükûn ve huzur dolu. İnsanları güleryüzlü. Mescid-i Nebevi ise son derece estetik. Gölgelik olarak kullanılan şemsiyeler güneş yükseldikçe beyaz çiçekler gibi zarif bir şekilde açılıyor, akşama doğru da kapanıyor. Açık hali de kapalı hali de ayrı güzel. İnsan bakmaya doyamıyor. Medine’de çok çekirge var. Mescide gidip gelirken üzerlerine basmamaya çok özen gösterdik. İnsan yerdeki çekirgeye bakıyor; kafasını kaldırıp gökyüzündeki aya bakıyor; binlerce insanın içerisinde insan bir nokta gibi kalıyor ve kendisinin ne kadar küçük ve aciz olduğunu görüyor. Allah hepimizin Rabbı ve O çok büyük.
Mescidin içerisinde güvercinler var. Ama hiç kuş pisliği yok. Kuş beyinli deriz ama o kuşlar kadar edep sahibi miyiz acaba? Vakit namazı için mescidin içinde oturmuş beklerken baktım bir güvercin usulca yere indi, halının üzerinde yürüyor. Yerde bulduğu bir şeyleri topluyor. Aklıma sizin sözünüz geldi. “Allah kara gecede, kara taşın üzerindeki kara karıncanın rızkını bile düşünür.” Evet, hepimizin Rabbı olan Allah o kuşun da rızkını veriyordu.
Mescid-i Nebevi'de, hanımların Peygamber Efendimizin yattığı yere çok yaklaşmasına izin verilmiyor. Günün belli saatlerinde sadece belli bir mesafeye kadar yaklaşabiliyorsunuz. Medine’ye geldiğimiz ilk gün Peygamber Efendimizi ziyaret edebilmek istedim. Uygun olan saatler akşam 9.00-12.00 arasıydı. Kafile olarak yatsı namazından sonra yemek yendi, toplantı yapıldı, derken saat 11.00 oldu. Bir saatim vardı. Mescide gittim görevlilere nereden girebileceğimi sordum. Onlar da o saatte bayanların giremeyeceğimi, sürenin dolduğunu ancak sabah mümkün olduğunu söylediler. Ben 12.00’ye kadar vaktimiz olduğunun söylendiğini ifade etmeye çalıştıysam da bana ısrarla giremeyeceğimi sabah gelmemi söylediler. Tabi çok üzüldüm. Eşim erkek olduğu için girebiliyordu. Onu erkekler kapısından içeriye gönderdim. Ben de dışarıda boynu bükük bir şekilde bekliyorum; içimden de bol bol salâvat getirmeye çalışıyorum. Derken yanıma iki Türk çift yaklaştı ve gözlerime baktılar, bana 15 dakikam olduğunu ve hala içeriye girebileceğimi söylediler. Ben bunu duyar da durur muyum? Kadınlar kapısına ulaşmak, oradan da Ravzaya ulaşmak için mescidin etrafında neredeyse bir tur atmam gerekiyor ama olsun. Bir başladım koşmaya, sanki Peygamber Efendimiz benim o halime kıyamadı da gel yavrum diye beni çağırdı. Allah’ım bir koşuyorum anlatamam. Kapıda güvenlik görevlisi siyah çarşaflı kadınlar durumumu anladılar; acele et diyorlar. Öyle bir an ki hayatım da hiçbir şeye böyle koştuğumu bu kadar heyecanlandığımı bilmiyorum. Peygamber Efendimizin “Mescidimle mimberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” dediği yere, cennet bahçesine çok yaklaştım; bu sefer de karşıma üç tane çarşaflı kadın set çekti dur diye, önümdeki kadının gözlerine artık nasıl baktıysam, “yallah” dedi içeri aldı elhamdülillah. Böylece Peygamber Efendimizin mana âleminde elini öpmek nasip oldu çok şükür. Hemen secdeye kapandım. İki rekât şükür namazı kıldım. Sizlerin selamlarını ilettim. İnşallah kendisine hakkıyla ümmet olmayı, onun sünnetini en ince ayrıntısına kadar anlayıp, uygulayabilmeyi Allah bana ve bütün inanan kardeşlerime nasip eder.
Sonraki günlerde Medine’de ziyaret ettiğimiz yerlerden birisi de Uhud dağıydı. Uhud savaşı bu dağın önündeki düzlük arazi de yaşanmış. Bu savaşta, Peygamber Efendimiz okçular tepesine yerleşen askerlere savaş bitse dahi hiçbir şekilde yerlerini terk etmemelerini söylediyse de savaşı kazandığını düşünen bir kısım asker, Peygamber Efendimize verdikleri sözü tutmak yerine nefislerine uyup, “ganimet, ganimet…” diyerek yerlerini terk ediyorlar. Bir kısım asker ise Peygamber Efendimize verdikleri sözü tutabilmek için nefislerini feda etmeyi göze alabiliyorlar ve bulundukları mevkiyi terk etmiyorlar. Bu noktadan sonra savaşın akibeti değişiyor ve okçular tepesinin arkasından dolaşan müşrikler önce tepede az sayıda kalan askerleri şehit ediyorlar, sonra da arkadan kuşattıkları Müslümanları katlediyorlar. Hz. Hamza’nın da şehit düştüğü bu savaşta Peygamber Efendimiz çok üzülüyor. Peygamber Efendimizin yaşadığı acılara şahit olan Uhud dağı onları bağrına basıyor ve düşmandan saklıyor. Herhalde Peygamber Efendimiz bunun için “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u” demiştir. Okçular tepesini terk etmeyen askerlerin Peygamber Efendimize bağlılığı ve bu uğurda nefislerini feda edişleri üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir olaydır. Allah onların sadakatini bizlere de nasip etsin inşallah.
Medine’deki bir diğer ziyaret yerimiz de Yedi Mescidler denilen, Hendek Savaşı sırasında karargâh olarak kullanılan bölgedir. Peygamber Efendimiz, savaş hazırlığı olarak hendeklerin kazılmasında bizzat kendi de çalışmış; azmi ve çalışkanlığı ile ashabına örnek olmuştur. Yine ashabı açken o tok yatmamış, kendi de aynı zorlukları paylaşarak, sabrı ile de onlara örnek olmuştur. Allah bizlere de hal diliyle ailemize, iş arkadaşlarımıza örnek olmayı nasip etsin inşallah.
Değerli Hocam,
İnsan orada attığı her adımda bir şey görüyor ve düşünüyor. Bunların hepsini buraya yazamasam da genel olarak Medine’deki izlenimlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım. İnşallah Mekke’deki izlenimlerimi de bir başka ileti de sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
Allah’ın rahmeti ve bereketi hepimizin üzerine olsun.
Gül ellerinizden öper, sevgi ve saygılarımı sunarım.
Gül Uçar