Sizden Gelenler

 

subHeader_l

Konu : Cvp: Hak kapısı edep ile açılır
Gönderen : Sabri Tandoğan
Tarih : 1/5/2007 11:48:05 PM


Sayın Ayla Hanım,
5.1.2007 tarihli mailinizi aldım. Efendim, sitemize hoşgeldiniz, sefalar getirdiniz. Bir münasebetle düşüncelerinizi belirtmişsiniz. Teşekkür ederiz. Sitemiz kurulduğu günden bu yana kadar geçen zaman içinde şunu ortaya koymuştur: Biz kimsenin tekeli altında değiliz. Bizde inhisarcı bir görüş hiçbirzaman olmadı ve olmayacak. Her görüşe, her duyuşa, her hassasiyete açığız. Çünkü biz insana saygı duyuyoruz ve insana saygı duymayanların şeytana mensup olduğuna inanıyoruz. Divan edebiyatının en ince, en zarif şairi Şeyh Galip bir şiirinde
“Bir şulesi var ki şem-i canın
Fanusuna sığmaz asumanın”
diyor. Bir Kudsi Hadiste “Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrım” buyruluyor. Kainatta herşey yaratıldıktan sonra insan var edildi. Ve bütün kainat insanın emrine müsahhar kılındı. İnsan için tekamülün, ilerlemenin, yücelmenin sınırı yok. İnsan o kadar yüce bir varlık ki yaratıldığı zaman melekler bile secde ettiler. Yalnız şeytan kabul etmedi.
Bizim sitemiz bir nakış iğnesinin ucunun milyarda biri kadar da olsa insanlığın topyekun tekamülüne, gelişmesine bir katkıda bulunmak istiyor. Yüce Rabbimiz inşallah nasib eder. İnsan yüce, çok yüce, inanılmayacak kadar yüce bir varlık. Çünkü insanda tecelli edenin Hak olduğuna inanıyoruz. Büyük Yunus, “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyor. Ve ilave ediyor, “Bir siz dahi sizde bulun, benim bende bulduğumu”. Efendim, mesele burada. Bütün güzellikler, incelikler, yücelikler bizim kendi içimizde. Ama ona giden yol tevazudan, edepten, incelikten geçiyor. Hindistan’ın yetiştirdiği en büyük insan Mahatma Gandhi “Sabahleyin” diyor “evden çıkarken kendimi ayakkabımın üzerindeki bir toz zerresinden daha büyük görsem ağlayarak Allah’a sığınırım”. Evet efendim, Hakka giden yol önce edep ve tevazu kapısı ile açılıyor. Yaşayan bir veli zat, “Sabahleyin” diyor “evden çıkarken kendimi bu çevrenin en hatalı, en kusurlu, en günahkar insanı olarak düşünür, Allah’ım derim iyilerin yüzüsuyu hürmetine beni affet, beni de Hak yolunda yürüyenlerle beraber et”.
Evet efendim, edep ve tevazu kapısından geçmeden istediğiniz kadar okuyun, yazın, çizin, istediğiniz kadar ibadet edin, istediğiniz kadar zikir yapın yine de mana yolunda ilerleyemezsiniz. Benim çocukluğumda mahalle bakkalının duvarında “EDEP YA HÛ” levhası vardı. Hayat boyu dikkat ettim, gerek kadınların, gerek erkeklerin içinde en çok sevgi, saygı ve hayranlık duyduklarım hep edepli ve mütavazı insanlardı. Rahmetli yazar Samiha Ayverdi Hanımefendi sanki edebin erişilmez bir örneği gibi idi. Paşa Dede Hazretleri edebiyle kendini gören her insanda saygı ve hayranlık uyandırırdı. Rahmetli eşim Rana Hanım sanki edebin ve tevazuun bütün insanlık için, bütün kainat için müstesna bir numunesiydi. Kırkdört yıllık evliliğimiz süresince bile biz otururken ayak ayak üstüne atmadık. Rana Hanım bir kere bile abdest almadan yemek pişirmedi. Hayatında bir kere bile besmele çekmeden hiçbirşey tutmadı. Ve ömür boyu ne bir tabak, ne bir bardak, ne bir fincan kırmadı. Kimsenin dedikodusunu yapmadı. Kimseyi kıskanmadı. Kimseye haset etmedi. Kimseyi kırmadı ve kimseye kırılmadı. Herhalde insanlık edebinin erişeceği en son zirvelerden biri de kırmamak ve kırılmamak olmalı. Sonra sabır ve şükür geliyor. Sabır ve şükürle bütün kainat yepyeni bir anlam kazanıyor. Sabır ve şükürle bütün cihan renkle, ışıkla, şiirle doluyor.
Muhterem efendim, meydan okuyarak, benim diyerek, nara atarak hakikat aleminin ucuna bile varılamıyor. Hikayeyi bilirsiniz, bir zamanlar bir genç mahallesindeki bir kıza aşık olur. Yanar, tutuşur. Karar verir, kızın kapısını çalacak, aşkını söyleyecek, ona evlenme teklif edecektir. Gider kapıyı çalar, kız içerden seslenir: Kim o? Çocuk cevap verir. “benim, ben”. Kapı açılmaz. Çocuk çok üzülür, gider, günlerce ıstırabı devam eder. Bir süre sonra yine kızın kapısına dayanır. Aynı durum tekerrür eder. İkinci teşebüsünde de ümitleri boşa çıkınca nevmidiye kapılır ve intihar etmeye karar verir. Madem ki sevdiği kıza kavuşamayacak, yaşamanın ne anlamı kalıyor? Günlerce sokaklarda yıkık, perişan, dolaşır durur. Bir gün onun bu halini gören bir eski arkadaşı soru sorar, durumu öğrenir ve der ki “bizim mahallede evliyadan bir zat var, gidelim durumu anlatalım. Bakalım ne diyecek?” Ve giderler o zatın elini öperler, mesele anlatılır. O zat cevaben evladım der, sen bu kafayla elli kere de o kızın kapısını çalsan yine açılmaz. Sen benim, ben dediğin sürece hiçbir zaman sevdiğine kavuşamazsın. Şimdi git kızın kapısını çal, o sana kim o dediği zaman sen, sensin, hep sen diyeceksin. Ve neticeyi bekleyeceeksin”. Çocuk gider, denileni yapar ve kapı ardına kadar açılır, evlenirler, bir ömür boyu mes’ut ve bahtiyar yaşarlar. Küçük bir çocuktum, bu masalı annem bana anlattığı zaman. Aradan yıllar geçti, büyüdüm, ihtiyarladım. Ve bu masalda hayatın en büyük hakikatının gizlendiğini gördüm. İşin en ince nüansı bu kelimelerde sırlanıyor. Biz, ben dediğimiz sürece, benim, dediğimiz sürece hayat boyu mutsuzluğa mahkumuz. Yedi milyar insandan herhangi biri bunun tecrübesini yapabilir. Ve zaten çok büyük çoğunluğu yapıyor da. Mesele sen diyebilmekte. Şair Özdemir Asaf bir şiirinde

“Sen bana sen desen de olur,
Demesen de olur.
Ama ben sana sen diyeceğim
Düşün dur”

diyor. Bütün büyük sevgiler sen demekle başlıyor ve sen demekle devam ediyor. Büyük veli Muhammed Nur’ül Arabi Hazretleri bir sohbette birden kalkıyor, lavaboya gidiyor, ağzını yıkamaya başlıyor. Yıkama keyfiyeti bir süre devam ediyor. Sonra sebebi sorulduğunda “Evladım diyor, İslamda adettir, necis bir kabı temizlensin diye kırk kere yıkarlar. Demin konuşurken ağzımdan ben kelimesi çıktı. Ağzım necasetle dolduğu için şimdi onu temizledim”.
Eski İstanbul terbiyesinde “ben sahibim, malikim” kelimeleri pek kullanılmazdı. Mesela bir yalının önünden geçerken sorarlardı: “Efendim, bu yalı sizin mi, maliki siz misiniz?” Cevap verilirdi: “Efendim, emaneten oturuyoruz”. Bu güzellikler kayboldu. Şimdi ortada daha nikah memurunun önünde ayağa basma pisliği ile başlayan benliklerin çarpışmasıdır. Onun için evliliklerin çoğu bir savaş alanı gibi, iki taraf da keçi gibi diretiyor. Benim dediğim olacak. Hayır, benim dediğim olacak diye. Biz, bu kafayla hangi güzelliği yaşayabiliriz. Size birşey söyliyeyim mi; hiçbirini. Çünkü mutluluk kelebeği güzel çiçeklerin üzerine konar. Hayatta en büyük zenginlik, tek serveti elindeki yarım ekmek olan bir kimsenin kendisinden yardım isteyen insana yarısını verebilmesidir. Kıymetli yavrum, bir insan bu dört meş’aleyi yaktığı sürece mutluluğu taç gibi başında taşır. Allah hayat yolunda cümlemizin yardımcısı olsun. Selam, sevgi, saygı ile.
Sabri Tandoğan


Sayın Sabri Tandoğan'ın cevaben yazdıkları :

Hak kapısı edep ile açılır Yazan Ayla
Cvp: Hak kapısı edep ile açılır Yazan Sabri Tandoğan

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]