Sayın Hatice Hakeri,
24.1.2007 tarihli mailinizi aldım. Efendim, mailiniz beni öyle heyecanlandırdı, öyle duygulandırdı ki gözyaşlarımı tutamadım. Hele o verdiğiniz dolu bardağın üzerindeki gül yaprağı anektodu için ne düşündüm biliyor musunuz, keşke dedim elimde imkanlarım olsa da yeryüzündeki yedi milyar kardeşimize Sayın Hatice Hakeri’nin bu mailini ulaştırabilsem. Bunu bir ressama yaptırıp yedi milyar insana dağıtabilsem. İnsanın aklını, kültürünü, mevcudatnı aşan ürpertici bir örnek. Yarabbi dedim, ne olur, yedi milyar insan el ele verse, yürek yüreğe verse bir muhteşem insanlık senfonisini koro halinde söylese. Tıpkı Beethoven’in dokuzuncu senfonisindeki koro kısmında olduğu gibi.
“Birleşiniz insanlar, kardeş gibi olunuz
Medeniyet, insanlığa güneş gibi nur saçar”
Ne zaman haberleri dinlemek için televizyonun önüne otursam içim daralıyor, bunalıyorum, sıkılıyorum, ağlıyorum. Amerika’nın sözümona sulh, sükun, huzur getirmek için girdiği Irak’taki ölen Irak’lıların sayısı bir milyona yaklaşıyor. Ölen Amerika’lı askerlerin sayısı üçbini çoktan geçti. İnsan, neden diye haykırıyor, yumruklarını sıkıyor. Ben, Irak’lılar için ne kadar ağlıyorsam, Amerikalılar için de ağlıyorum. O zavallı askerlerin günahı ne? Bush isimli çılgın, çağdaş Neron, kadim firavun, bu kadar sebepsiz yere, nahak yere ölen insanın hesabını yarın Rabbinin huzuruna çıktığı zaman nasıl verecek? Düşündüğüm zaman bütün vücudum titriyor, şiddetle sarsılıyorum. O ölen askerlerin anneleri, babaları, kızkardeşleri, erkek kardeşleri, çocukları, eşleri, sevgilileri, akrabaları, okul arkadaşları komşuları ne kadar ıstırap çekiyor. Nerde Eisenhover’in zamanındaki, Kenedy’nin zamanındaki Amerika, nerde Bush’un ayaklarıyla çiğnediği o imaj. Kenedy öldürüldüğü gün hepimiz yakın bir akrabamız ölmüş gibi hüngür hüngür ağlamıştık, birbirimize başsağlığı dilemiştik. Şimdi bırakın bizi Amerikalı kardeşlerime sesleniyorum, Bush için aynı şeyi düşünebilir misiniz? Ne yazık ki Bush, sizin anlattığınız gül hikayesini bilmiyor. Bir gül yaprağı gibi olabilmek, kimseyi kırmadan, incitmeden, üzmeden, hırpalamadan sadece çevreye haliyle, hareketiyle, sözleriyle, davranışlarıyla, duyguları ve düşünceleriyle hep pozitif mesajlar verebilmek ne güzel, ne harikulade bir olay. Rahmetli Münir Bey’in anlatmış olduğu gül kokan kil hikayesi de beni zaman zaman ağlatır, ürpertir, heyecanlandırır. Adam yıkanmak için hamama gider, o zamanlar kil kullanılıyormuş temizlik için. Kili alır, bedenine sürer, biraz sonra etrafa mis gibi bir gül kokusu yayılır. Adam hayretler içindedir. Dayanamaz kile sorar, “Ey kil, der, sen, bir çeşit topraksın. Nasıl oluyor da böyle mis gibi gül kokuyorsun. Kil, saygıyla cevap verir, “Efendim, der, evet, ben bir toprağım, bende birşey yok. Ama bir vesileyle bir gülün yanında bulundum, onunla üçgün sohbet ettik. Eğer buyurduğunuz gibi bir kokum varsa bu ordan geliyordur”. Dua buyurun efendim, Allah bizlere de nasip etsin. Bizler de gülün yanında bulunup, onunla sohbet edip, mis gibi gül kokalım.
“Yaşayan ölü” rumuzlu sevgili kardeşimize ait temiz, nezih, güzel duygularınızı belirtmişsiniz. İnşallah o kardeşimiz de bu satırları okur. O çok değerli bir insan, tertemiz, güzeller güzeli, mana dolu bir iç dünyası var. Keşke sık sık sitemizi ziyaret etse de bizleri manen zenginleştirse.
Tek istisna olmadan hepimiz bu dünyaya imtihan için gönderildik. Günlerimiz, saatlerimiz, dakikalarımız sayılı. Hergün mana alemine biraz daha yaklaşıyoruz. Takvimden kopan her yaprak bizden de birşeyler alıp götürüyor. Ne olur anamızdan doğduğumuz gibi hiç kirlenmeden, kimseleri kırmad, incitmeden bir gül yaprağı gibi Hakka göçebilsek.
“Ne olur kirlenmesek, temiz kalsaydık
Dünyanın aldatıcı renklerinden soyunsaydık
Ah, güvercinler gibi böyle saf
Şadırvanlarda kanat çırpsaydık”
Şu dünyanın aldatıcı renkleri, maddenin, paranın, şehvetin aldatıcı pırıltıları bizi yanıltmasa, şaşırtmasa, aklımızı başımızdan almasa. Hep Yaranımızla beraber olsak, hep O’nun güzelliklerini terennüm etsek ne güzel olurdu. Düşünüyorum da bizim görevimiz sadece insanları sevmek ve onlara elimizden geldiği kadar manen, maddeten hizmet etmekmiş gibi geliyor bana. Hele bu çağda, hele bu toplumda hepimiz atılan çeşitli oklarla delik deşiğiz. Ah, hepimizin içinde kanayan yaralar var. Hepimiz, binbir güçlükle, çabayla ayakta duruyoruz. Nihayet birbirimize vereceğimiz sıcak bir tebessüm, güzel bir çift söz, dostça uzatılmış bir elken, neden birbirimizi örseliyoruz? İnce bir nüansı hep unutuyoruz. Biz başkalarını örselerken daha fazla kendimiz de örseleniyoruz. Rahmetli Münir Bey, “Kendini örseleme, yazıktır” derdi.
Bir olay, yaşanıyor, sonra acı veya tatlı insan hafızalarında nesilden nesile geçerek devam ediyor. Sizin gül yaprağı örneğinde olduğu gibi. Rahmetli babaannem pirinç ayıklarken yere düşürdüğü bir pirinç tanesini dakikalarca aramıştı. İtiraz ettiğim zaman hayatta işittiğim en güzel sözlerden birini söylemişti. Bugün yurdumuzun pek çok yerinde insanlar birbirlerine bu hikayeyi anlatıyorlar. Eminim nesilden nesile intikal edecek. Bir Hüsamettin Efendi, bir Şekerci Şükrü Amca’nın harikulade inceliği asla unutulmayacak. Ne olur, bizler de güzel hayatlar yaşasak, dudaklarımız sadece hayır söylemek için açılsa, ellerimiz yalnız Allah rızası için birşeyler vermeye, hayırlar yapmaya, gönüller yapmaya uzansa. Peygamber Efendimize soruyorlar, “Ya Resulullah, ibadetlerin en güzeli, en hayırlısı, en makbul olanı nedir?” diye. Peygamberimiz cevap veriyor, “İnsanları sevmek ve onlara faydalı olmaktır” buyuruyor. Peki bizler neden birbirimizi kırıyor, incitiyor, üzüyoruz? Bu tür hareketler ne bize, ne başkasına yakışmıyor. Ne olur herkes yaşadığı her günü sanki son günüymüş gibi yaşayabilse. Acaba bu son günümde kime ne hayır yapabilirim, kimi sevindirebilirim, kimin gönlünü kazanabilirim diye düşünsek ne kaybederiz. İşte yanımızda, yöremizde sevgiye susamış, ilgiye susamış, güzel, tatlı söze susamış, susuzluktan dili, damağı kuruyan yüzbinlerce insan. Ne olur Allah rızası için onların birkaçını mutlu etsek, sevindirsek, neler kazanmayız ki?
Efendim, bizleri sevinçlerin, mutlulukların en güzeline götürecek kıymetli maillerinizi bekliyor, selam, sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Sabri Tandoğan