Sayın Ömer Erkul,
24.1.2007 tarihli mailinizi aldım. Efendim, mailinizde ne kadar akıllı, kültürlü, derin düşünceli bir insan olduğunuz anlaşılıyor. İsterseniz önce bir hatıramı anlatarak başlayalım.
Senelerce, senelerce evveldi. Allah nasip etmiş doğudan batıya, kuzeyden güneye bütün Avrupa’yı gezmiştim. İsveç’teydik. Stockholm’de su ve ışıkla yapılan muhteşem bir sanat gösterisini izliyorduk.bir adam dikkatimi çekti. İnsanların ailece oturdukları yerlere geliyor, birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Bir mana çıkartmak mümkün değildi. Sıra bizim tarafa geldi. Yaklaştı, adama sordum, “Amacın nedir, ne istiyorsun” dedim. Onun üzerine adam, “Müsaade ederseniz yanınıza oturabilir miyim, size anlatacaklarım var” dedi. “Buyurun” dedim, “sizi dinliyorum”. Adam Finlandiyalı olduğunu, burada bir yağlıboya fabrikasında çalıştığını söyledi. “Aldığım paranın yarısı bana yetiyor, yarısını da Finlandiya’ya gönderiyorum. O parada karıma ve iki kızıma yetiyor. Maddi hiçbir sıkıntım yok, yalnız, konuşacak, sohbet edecek, bir insan, bir dost, bir aile arıyorum” dedi. “Fakat bütün denemelerim boşa çıkıyor. Kimse beni anlamıyor, çıldırmak üzereyim”, dedi ve ağlamaya başladı. Onu teselli ettim, elimi omuzuna attım, ona ikramda bulundum ve uzun uzun konuştuk. Bu olay beni çok etkilemişti. Otele gelirken gördüğüm manzara inanılır gibi değildi. Gördüklerimi bir sinemada seyretsem senaryonun aptalca yazıldığına inanırdım. Bir insan ağacı yumrukluyordu. Elleri kan içinde kalmıştı. Belki içkiliydi. Belki bir akıl hastasıydı. Ama bir insandı. Bir başkası ana caddenin ortasına sırt üstü yatmış, kollarını ve bacaklarını açmıştı. Bir başkası bir mağazanın aynasında gördüğü çehresine tükürüyordu. Merhum eşime “Rana’cığım dedim, biz bir an evvel otelimize gidelim, herhalde tımarhanenin kapısı kırılmış”. Otelin önüne geldiğimizde ki kaldığımız otel Stockholm’ün merkezindeydi, ve dış görünüş olarak iyi bir oteldi. Birtakım insanlar otelin önünde, bazıları merdivenlerde yatıyorlardı. Bazıları havlu gibi, mendil gibi merdivenin trabzanlarında iki büklüm olmuşlardı. Aklıma geldi, resepsiyondaki görevli memura sordum: “Bu gece sizin otelde rejisör Hitchcock bir korku filmi mi çeviriyor?” Görevli cevap verdi, “Hayır efendim, bunlar otelimizin müşterileri, uyuşturucu alıyorlar, ancak buraya kadar gelebiliyorlar”. Canım sıkılmıştı. “Neden dedim, ilgilenmiyorsunuz? Madem ki otelinizin müşterileri, götürün odalarına, yataklarına yatırın”. Adam elini salladı, “Aman efendim, dedi, hangi biriyle uğraşacağız? Her gece böyle”. Bazı kimseler de koridorlarda yatıyorlardı. Yürümekte zorluk çektik. Ertesi gün, olayın etkisinde kalmıştım. Çok üzgündüm, rahmetli eşim sordu, “Sabri’ciğim, dedi, neden bu kadar üzgünsün?” “Rana, dedim, kendimi suçlu hissediyorum. Bizler İslamı bu zavallı, insan müsveddelerine tanıtamadık, anlatamadık. Onların anlayabileceği ifade kalıpları içinde onlara sunamadık. Bu çirkinliklerden, bu iğrençliklerden biz de sorumluyuz”.
Sevgili Ömer Bey, bu hikayeleri günlerce anlatsam bitmez. Bugün bazı kimselerin
bize ilah gibi sunmaya çalıştıkları bu batılı insanlar aslında gafletin, delaletin, kendi kendilerine ihanetin en uç noktasındalar. Bir gün, Paris’in yakınarında olan Versay sarayına gittik. Onaltıncı Lui, Marie Antoniette orada oturmuşlardı. Bir ara tuvalet ihtiyacı hissettim. Görevli memura tuvaletin nerede olduğunu sordum. “Efendim, dedi, sarayın tuvaleti yok”. Şaka yapıyor sandım, tekrar sordum. Aynı cevabı aldım. Sarayın tuvaleti yok dediler. “Peki, dedim, burada oturanlar tuvalet ihtiyacı duymazlar mıydı?” Adam, “tabi, dedi, duyarlardı, ihtiyaçlarını lazımlıkta görür, sonra da onları pencereden aşağı dökerlerdi”. Paris’teki Adalet Bakanlığı’nın arşivleri böyle onbinlerce lazımlık dosyası ile doludur. Şimdi bir de İngiltere’den örnek vermek isterim: Hani bizim Avrupa birliğine girmek için her türlü küçülmeyi, zilleti göze alan, kovulduklarını anladıkları halde yine o kapılarda dilencilik yapan kimselerin efendileri, kraliçe Victoria hastalanır. Çok sıkıntı çekmektedir. Sarayın ekibini çağırır. “Hekimbaşı der, bir çare bul”. Doktor, kraliçeyi muayene eder ve hastalığa teşhis koyar: Vücut aşırı kirlendiği için feci şekilde kaşıntı yapmaktadır. Tedavisini de söyler: “Kraliçem, der, bir varilin içine sabunlu su koyacaksınız, içinde bir süre oturacaksınız”. Bir süre sonra kraliçenin kaşıntıları biter. Bütün bunları yazmaktan amacım, kimseyi küçük görmek, hor, hakir görmek değil. Ama realite bu. Yoksa öbür ihtimalden Allah’a sığınırım. Keşke bizler bütün nüanslarıyla İslamiyeti yaşayabilsek, ve İslam olmayanlara da İslamın sonsuz inceliklerini, güzelliklerini, onların anlayacağı dil ve ifade kalıpları içinde sunabilsek. Ben, yeryüzündeki bütün insanları seviyorum. Onların mutlu olmalarını istiyorum, onların huzurlu olmalarını istiyorum. Bunun için de onlara İslamiyeti tanıtmak, benimsetmek istiyorum. Onun için onlarla tanışmam, görüşmem, arkadaş olmam lazım. Acaba onlar bizden değildir diyerek tamamen kendi içimize kapansak acaba Allah indinde vazifemizi yapmış olur muyuz?
Sevgili dost, bu izahlardan sonra netice çıkarmayı size bırakıyorum. Biz, namaz kılarken “Elhamdülillahi Rabbül Alemiyn” diyoruz, “Rabbül Müslimiyn” demiyoruz. Bunun için bu konularda çok dikkatli olmalıyız. Sevgili dost, şimdilik ilk başlangıcımız bu kadar olsun. Bundan sonrakiler ileride yeniden cevaplanacak sorular şeklinde gelişsin. Selam, sevgi ve saygı ile.
Sabri Tandoğan
Sayın Sabri Tandoğan'ın cevaben yazdıkları :
İslam, bütün insanların dinidir Yazan Ömer Erkul
Cvp: İslam, bütün insanların dinidir Yazan Sabri Tandoğan