Tanıdığı ilk günden itibaren, son nefesine kadar, hiç yanından ayrılmayan, ömrünü hocasına adayan bir talebesinden ( Fatmagül Çuhadar Hanımefendi'den)
İnsan hayatında bazı dönüm noktaları vardır. Hayatında devrim yaratan, hayata bakışını, duruşunu etkileyen, ona farklı bir evrenin kapılarını açan…
Ufku genişler insanın...
Tüm hayatını yeniden ele alıp sorgular, yeni bir yön vermek ister yaşamına. Daha doğru, daha dürüst, daha insanca, daha medenî yaşamak adına… Ve öyle bir bakış açısı gelişir ki insanda, Aslolan gerçeğe ulaşmadır. Doğruya, Hakikate, iyiliğe, güzelliğe…
1995 yılı, Temmuz ayının 25’i…
Benim hayatıma anlam katan, renk, ışık, güzellik getiren ilk karşılaşma…
O yaz Fenerbahçe de deniz kıyısında bir sosyal tesiste kalıyoruz. Kaldığımız kabinin paralelinde denize karşı bir masamız var, her sabah kahvaltımızı orada yapıyoruz. Sessiz, sakin… Zaman, zaman dalgaların ve martıların sesleri yankılanıyor kulaklarımızda… Birde hafif esen rüzgarda ağaç yapraklarının hışırtıları. Ama hep bir eksiklik var içimde, tanımlayamadığım…
Her sabah kahvaltı sırasında ak saçlı, nur yüzlü bir bey geliyor, az ilerimizde bir masada oturuyor. Bir müddet sonra etrafı doluyor, sohbet ediyorlar, yemek yiyorlar. Ben uzaktan izliyorum.
Bir gün bir yakınım beni tanıştırmak istedi. Önce çekindim. Israr edince kırmamak adına kabul ettim. Yeni çay demlemiştim. Tazecik. Onlara da birer bardak hazırlayıp, yanlarına yaklaştık. Çayları ikram ettik, sonra tanıştık.
Bakışlarında güneşin sıcaklığı vardı. Hitabında olağanüstü saygı…,
Sevgi dolu, sıcacık yaklaşımı ile beni büyülemişti. İlk defa kendimi insan, yaratılmışların en şereflisi olan Hz. insan gibi hissettim. "Buyurun oturun" dedi, oturdum. O an kendimi ana kraliçe gibi hissettim. Neydi bu güzel duygular… neden bu kadar rahat, mutlu hissettim. Sanki cennete girmiştim. Sohbet ediyoruz. Ağaçları gösteriyor elleriyle işaret ederek, "bakın her ağacın yeşili farklı bir tonda." Çevredeki güzelliklere, doğanın olağanüstülüğüne dikkatimi çekiyor. "Sahiden" diyorum. "Evet öyle." Sanki gözlerim açılmış, daha önceleri göremediğim, farkına varamadığım güzellikleri, gerçekleri görür olmuştum. Gökyüzü daha mavi, deniz daha pırıltılı, ağaçlar daha canlı… “Kupkuru dallarda bile bir güzellik, estetik vardır” diyordu. Bende kuru dallara daha farklı gözle bakmaya başladım. Hakikaten onlarda da bir estetik varmış. “ Nereye bakarsan bak Allah’ın vechi oradadır.” Diyordu.
İlk tanıştığımız günden sonra, her sabah, tesise geldiğinde O’nu karşıladım. Kahvaltıya davet ettim. Fakir soframızı şereflendirdiler. Sofrada en çok zeytin hoşuna gitmişti. Birde çay… O yaz boyunca her sabah birlikte kahvaltı yaptık. Fener bahçe Parkında yürüyüşe çıkar, yorulunca bir ağaç dibindeki banklara otururduk. Akşama kadar sohbet ederdik.
O sohbetler, bana kendimi bulduran, yaşamın anlamını ve amacını hatırlatan sohbetlerdi. Dünyaya gelmekten amacın ne olduğunu düşündüren, gönül gözünün burağı üzerinde sefer ettiren sohbetlerdi.
İşte dedim, uğruna hayatımı adayacağım insan bu…
Ondan sonra hiç peşini bırakmadım. Son nefesine kadar…Menfaatsiz, yalansız, riyasız, tertemiz Allah rızası için başlayan bazen hoca-talebe, bazen baba-kız, bazen ana-oğul ilişkimiz Allah’ın izni ile, son nefesine kadar devam etti. Kendileri bulunduğu her ortamı cennete çevirirdi. Hâliyle bizim de yaşantımız cennet gibiydi. Cennetin ne olduğunu sorsalar, işte, babamla yaşadığım zamanlar cennet derdim. Onun yanında sıkıntısı olanın sıkıntısı dağılır, derdi olan deva bulur, insan mânen yıkanır, arınır, temizlenir, huzurundan bir kelebek hafifliğinde ayrılırlardı.
Mutlaka her insanda, hatta hayvanda, eşyada bile bir estetik, bir güzellik bulur, onu söyler, dikkatlerimizi o güzelliğe, estetiğe çevirirdi.
Çok mültefitti. İltifatları ile, insanları adeta kendi kendisi ile barıştırırdı. Kendi tabiri ile,” bir dalgıç gibi insan ruhunun derinliklerine iner”, orada bilinçaltında temizlikler yapar, fark ettirmeden, hiçbir psikoloğun yapamayacağı süratte insanın ruh ukdelerini çözer, tedavi ederdi. Karşı taraf hiçbir şeyin farkında olmadan rahatlar, ferahlar hayata adeta sıfır kilometreden başlardı.
Dikkat buyurun, bu hiçbir karşılık beklemeden, sadece Allah rızası için her karşılaştığı insana yaptığı hayırlardı.
Hani Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir şiirinde söylediği gibi,
“Sen benim için, ekmek gibi, su gibi azizsin,
Nimettensin, nimettensin…..”
Hakikaten kıymetli Sabri Tandoğan Hocamız insanlık için bir nimetti… Yaşarken onun kıymeti lâyığı veçhile bilinemedi… her büyük insan gibi….
Geride bir çok eserler bıraktı. Aslında onu en güzel “Gönül Sohbetleri” isimli eserleri anlatır.
Bir çok insan gönlüne, hakikatin, iyinin, güzelin, asil ve yüce olanın tohumlarını ekti. Vakti saati gelince, hepsi yeşerecekler… İnşallah eserleri dünya durdukça, insanlık kültürüne hizmet etmeye devam edecek…
Teslimiyet, sabır, şükür adeta onun şahsında tecessüm etmişti. Onca hastalıklarına, ızdıraplarına, sıkıntılarına rağmen, son 9 yılımız geceli, gündüzlü beraber geçti. Bir kere şikâyet ettiğini duymadım. Son nefesine kadar, sabretti, sabretti muhteşem bir teslimiyet hâlinde son nefesini bir senfoninin son notaları gibi, büyük bir teslimiyet ve rıza ile verdi. Sen ondan razı, o senden razı olarak gir cennetime hitabına erişmişti.
Bizim gördüğümüz, anlatmaya çalıştığımız, denizden bir damladır. Aklımız, irfanımız, kültürümüz onu bütünü ile görebilecek seviyede değil. Ama bizi sevdi, kanatlarının altına aldı, seçti. Evladım dedi, bağrına bastı. İnşallah lâyık oluruz.
Fatmagül Çuhadar