.
Kıymetli yavrum,
Dün bir okurum ziyaretime geldi. İyi niyetli, temiz, efendi bir insan. Dert yandı. “Efendim,” dedi. “Bazı gazeteleri okudukça, bazı televizyon kanallarını dinledikçe kafam iyice karışıyor. İç dünyam allak bullak oluyor. Bazen uykularım kaçıyor. Bazen hâne halkına karşı hiç istemesem de hırçınlaşıyorum, kabalaşıyorum. İşyerimde kalp kırdığım oluyor. Velhasıl huzurum, tadım, tuzum kaçıyor. Şaşırdım kaldım. Ne olur bana yardımcı olun. Stresli, bunalımlı bir insan oldum. Ama her insan gibi benim de biraz huzura, biraz sükûna ihtiyacım var. Ne yapmalıyım, nasıl hareket etmeliyim? Lütfen beni aydınlatın.”
Değerli okurumu, saygıyla, edeple dinledim. Sonra dedim ki, “Efendim, öncelikle yapılacak olan, panikten uzak, sakin, fıtratından uzaklaşmamış bir kafa yapısına sahip olmak. Objektif olarak hakikati görmek isteyen bir kimse, önce zihnini bir gölün durgun suları hâline getirmelidir. Bulanık bir zihin daima gerçekleri saptırır. Tedavide en önemli unsur, önce doğru teşhis koyabilmektir. Bu da öncelikle iç dünyada barışı, sulhü, sükûnu gerektirir. Kendi kendisiyle kavgada olan bir insan, çevresiyle de kavga halindedir. İç dünyasında kendi kendisiyle barış içinde olmayan bir kimse, ister istemez dış âlemle de, çevresiyle de bir kavga, bir çekişme, bir tatsızlık içindedir. Huzura giden ilk yol, Allah’tan razı olmakla başlar. Allah’tan razı olmak, önce inanmak, dosdoğru olmak, sonra kayıtsız şartsız teslim olmak demektir. Rıza, çok yüksek bir makamdır. Kâinatın en büyük şairi Yunus Emre, bir mısraında; “Bir çeşmeden akan su, acı tatlı olmaya” der. Hak’tan gelen bütün tecellilere ayrım yapmadan sükûnetle, tebessümle göğüs gerebilmek kolay iş değildir. Bu, bir aşk işidir. Sabır, tahammül işidir. Çocukluğumda çok söylenen bir ilâhi vardı;
“Güzel âşık, cevrimizi çekemezsin demedim mi,
Bu bir rıza lokmasıdır, yiyemezsin demedim mi”
Bence rızadan sonra şükür gelir. Mevlânâ, “Şükür, seni dostun nezdine kadar götürür” diyor. İnsan şükrettikçe nimet çoğalır. İnsanlar içinde nimete en çok lâyık olan, en çok şükredendir. Sonra edep gelir. Edep, aklın dıştan görünüşüdür. Edep, aklın çiçeklenişidir. Edep, öyle bir taç ki, onu başına tak da nereye gidersen git. Kişinin altınından, edebi daha hayırlıdır.
Rıza, şükür, edep, sabır, kanaât insanı insan eden en önemli hasletlerdir. İç dünyamızı bu güzelliklerle süsleyip arıtmadan, temizlemeden, iyiyi kötüden, doğruyu eğriden, nasıl ayırt edebiliriz? Eğrinin doğrusu, doğrunun eğrisi gene eğridir. Günümüzde insanlar her şeyin akıl ile halledileceğini sanıyorlar. Eğer her şey akılla halledilseydi, o zaman Allah, Peygamberlerini göndermezdi. Hayatta nice cin gibi zeki insanlar gördük. Bir türlü hayatlarını iyiye, güzele, doğruya, temiz, asil ve yüce olana götüremediler. Çırpınıyorlar. Yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Perişan yaşayıp, perişan ölüyorlar. Yüzmeyi bilmeden başkalarına yüzme öğretmeye kalkanların hâli ortada. Evet, akıl büyük nimet. Ama sadece aklına güvenip her şeyi halledeceklerini sananların durumları ortada…
Selam, saygı ve sevgi ile.
Sabri Tandoğan Efendi Hz.
Aziz Ruhlarına Fatihalarla