SABRİ BABA'MIZLA SEVGİ ÜZERİNE BİR SOHBET
-Efendim, “Sevgiden bakır altın olur.” sözünü açar mısınız?
-Bu bir sembol tabi. Sıradan bir insana saygı gösterin, sevgi gösterin, ilgi gösterin o ölü gibi olan kimse çok daha mutlu, çok daha güzel ve huzurlu oluyor. Çevresiyle daha iyi geçiniyor, daha verimli çalışıyor. Günümüzde insanlar birbirlerine sevgi göstermeye korkuyorlar. Oysa sevgi çok önemli. Önce sevgi, sonra sevgi. Gülten Akın’ın söylediği gibi bir şiirinde:
“Bir büyük oyun kardaş yaşamak dediğin
Beni ya sevmeli, ya öldürmeli.”
-Efendim, Yunus, “Aşk gelicek, cümle eksikler biter.” diyor. Sevgi demiyor?
-Çünkü sevgi bir başlangıçtır. Aşk, sevginin en ileri, en muhteşem, en yüce şeklidir. Bir insan bir bitkiye de bir eşyaya da aşık olabilir. Yunus’un bir mısraı var: “Taş gönülden ne biter?” diye. Çiçekleri sevmek, ağaçları sevmek, taşları sevmek, yaratılan her şeyi sevmek… Sait Faik, “Her şey, bir insanı sevmekle başlar.” diyor. Aşk, bir insana duyulan sevgiden başlayarak Allah’a ulaşmaktır.
Aşk, bütün duyguların en üstünüdür; muhabbetle başlar.
Bu çağın şu anda en büyük insanı; sevgisi en muhteşem olan her kimse, odur. Aşk kimdeyse yücelik ondadır.
Aşk da, muhabbet de durağan değildir. Kur’an-ı Kerim’de “Allah her an yeni bir şe’ndedir.” buyruluyor. Aşk da aynı kıvamda kalmaz.
Aşkta daha ileri noktalara gitmek için hakkına razı olmak gerekir. Biz hep itiraz ediyoruz, şu niye bunu giymiş, filan niye böyle yapıyor, şunun neden şusu var… Şöyle düşünün; bir an için hayatta her şey olduğu yerde durdu. İşte hayatı o an olduğu gibi kabul edeceğiz. Ama biz ne yapıyoruz; şu niye böyle yaptı, bana niye böyle söyledi diyoruz.
Bütün ruh yücelikleri, bütün sanat eserleri hep hakkına razı olmakla ortaya çıkmıştır. Hâline razı olan insanda sükûnet hâsıl olur. Artık bu niye böyle, bu niye bunu söyledi, bu neden böyle olmadı demeden enerjisini iyiye, güzele yöneltmiş olur. Bir gün bir kitap gördüm başlığı “Cehennem Biziz” idi. “Tamam kardeşim” dedim, “biz senden iyi mi bileceğiz”. Kitabın kapağını bile açmadım. Açar mıyım, enayi miyim ben?
- Efendim, bir deney yapılmış. Yeni doğan bir gurup bebeği ikiye ayırmışlar. Birinci gurupla kimse konuşmamış, sadece ihtiyaçları karşılanmış. Diğer gurupla ise ayrıca konuşulmuş. Kendisiyle konuşulmayan bebeklerden bir süre sonra ölenler olmuş.
- Evet, orada çocuk bunu algılıyor. Konuşma da bir duygunun ifadesidir. “Madem ki sevilmiyorum, o halde niye yaşıyorum” diyor. İntihar edenler hep sevgisiz kalan insanlar oluyor. Oysa bugün bazı insanlar “Sen paradan haber ver.” diyorlar. Ne kadar yanlış bir düşünce.
- Efendim, sohbetlerinizde toplumda bir sevgi susuzluğunun yaşandığını söylüyorsunuz. Sizce sevgiler bütün nüanslarıyla dışa yansıtılmalı, gösterilmeli mi yoksa bazı duygular gizli mi kalmalı suistimal edilmemesi bakımından?
- Eğer dünkü toplum olsaydı farklı olurdu ama bugün sevgileri söylemek lazım. Bugün biz toplum olarak sevmeyi unuttuk. Şimdi insanlar çok büyük bir sevgi açlığı, özlemi içindeler. Herkesin sevgiye, ilgiye ihtiyacı var. Çılgınca bir sevgiyi, evet, bütün nüanslarıyla söylemek lazım. Yunus diyor ki: “Sevdiğimi demez isem sevgi derdi boğar beni”. Adamsa “O nasıl olsa benim karım. Ona sevgimi söylememe ne gerek var?” diyor.
Bir sadrazam ihtilallerde kaçarak tam sekiz kez ölümden kurtulmuş. Yine de bir gün sadrazam olmak için padişaha haber gönderiyor. Padişah hayret ediyor, “Bunca bâdireden sonra korkmuyor musun?” deyince “Ama efendim,” diyor “ne yapayım, bu etek öpülmek istiyor.” Sarhoşlara dikkat edin, çoğu sevgisiz kalmış kimselerdir. Onlara gerçek bir sevgi, saygı, ilgi gösterilse hiç öyle yaparlar mı?
Bir insan içtiği içki oranında sevgisizliği yaşıyordur. Ne seviyordur, ne seviliyordur. Sevilmeyen insanda bir şahsiyet olmuyor, bir de sağlık olmuyor.
- Peki çocuklarımıza? Onlara da sevgilerimizi tam olarak söylemeli miyiz?
- Hayır! Eğer böyle yaparsak şımarırlar. Onlara karşı daima îtidâl içinde olmak lazım. Japonlara göre bir çocuğa karşı yapılacak en büyük kötülük, onu şımartmaktır. Sonra o çocuk ileride karısı veya kocası için, amiri veya memuru için baş belası oluyor. Kapris ve kompleks yapıyor.
Amerika’da yüzme şampiyonu yetiştirmek için yeni doğmuş çocuğu denize bırakıyorlarmış. Dikkat edin madalyaların çoğunu onlar alıyorlar. Ama biz ne yapıyoruz, sürekli pohpohluyoruz.
Benim ilk mürşidim annemdi. Ona her şeyimi anlatırdım. Güzel bir hanım görsem, onu bile annemle paylaşırdım. Çocuklarımızla ana – baba – oğul gibi değil iki arkadaş gibi olacağız. Öyle asarım keserimle iş bir yere gitmez. Ama arada hassas bir çizgi muhakkak olacak. Annemin, saygı dışı en ufak bir hareket yapmama asla müsaade etmeyeceğini çok iyi bilirdim. Kimileri “Ama çalışan hanımların işi zor...” diye konuşmaya başlıyor. Benim annem de çalışan bir hanımdı ama beni çok güzel terbiye etti.
- Shakespeare, “Dünya, bir tiyatro sahnesidir.” diyor. İnsanlar ilahî plan gereği kendilerine verilen rolü mü oynuyorlar?
- Birgün Hz. Süleyman Peygamber hanımından çarşı için bir liste alır. Hanımı “patlıcan al, domates al, biber al, et al, ekmek al, peynir al, gel” der. Hz. Süleyman çarşıya gider. O esnada tamamen Allah aşkıyla doludur. Esnafa bakar kimi mal satıyor, kimi para alıyor, veriyor. “Allah’ım,” der, “bu adamların aklı fikri malda, parada. Ne olur Rabbim şunlara bir aşk ver. Sen’den başka bir şey düşünmesinler.” Aradan bir hafta geçer. Yine hanımı bir ihtiyaç listesi uzatır. Hz. Süleyman kasaba gider, bakar kasap kendinden geçmiş halde ibadet ediyor. Bekler, bekler kasap farkına bile varmaz. Sonra manava gider; aynı durum, ekmekçiye gider aynı durum. Sonra ellerini açar: “Allah’ım” der, “beni affet. Bir kere işine karıştım, hanımımın listesi havada kaldı, tövbeler tövbesi” . Sonra eski hallerine dönmeleri için dua eder. Duadan biraz sonra hepsi işlerinin başına geçerler.
İşte hayatın özünü açıklayan bir hikaye. Hayatta her insanın yeri var. Ebu Lehep de olmalıydı. Onlar görevlerini yapıyorlar. Ortaokuldayız. Maarif müdürlüğünden bir emir geldi. Dediler ki: “Her sınıf öğretmen nezaretinde küçük tiyatroya gidecek”. Gittik, sahne açıldı. Bir muhasebe bürosu. Üç kadın, bir erkek memur var. Kadınlardan biri erkek memura aşık oluyor. Bir gün diğer iki kadını gönderiyor, adama aşkını itiraf etmek için. Gidiyor evine saçlarını yaptırıyor, dekolte bir kıyafet giyerek işe geliyor. Adamsa evli. Çeşitli yollar deneyerek adamı tahrik etmeye başlıyor. Yavaş yavaş adam gevşiyor.
O arada seyircilerden gri mantolu bir teyze ayağa kalktı, bağırmaya başladı: “Hanım hanım,” dedi, “o adamı ayartmaya kalkma, o evli!” Hemen görevliler geldi, kadını dışarı çıkarmak için tuttular. Kadın hâlâ bağırıyordu. Seyirciler gülmeye başladılar. O gri mantolu teyze orada tiyatroya kendini öyle kaptırmıştı ki hayatla tiyatroyu karıştırmıştı. Biz de insanlara böyle bakıyoruz. Aslında o eleştirdiğimiz kimseler kendilerine verilen rolleri oynuyorlar.
- Efendim, hatta belki rollerini güzel oynuyorlar diye takdir bile etmek lazım, öyle mi?
- Mâneviyat yolunda ilerlemek isteyen bir insanda nefret duygusu hiç olmamalı mı?
- Hayır! Allah’a aşık olan bir insanda nefret duygusu olamaz. Hiçbir varlığa karşı.
Kainatta hiç kimse Peygamber Efendimiz kadar hassas ve merhametli olmadı. Ama O, çok sevdiği amcası Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşi’yi bile affetti.
Bugün insanlara karşı içinde kin duygusu taşıyanlara bu durumdan kurtulmaları için kin duydukları kimselere dua etmelerini öneriyorum. Şimdiye kadar bunu benden başka söyleyen olmadı. Dua edilince nefs aradan çıkıyor. İnsan Rabbiyle baş başa kalıyor. Bu konu “Gönül Sohbetleri” kitaplarında işleniyor. Bugün “Gönül Sohbetleri” aslında çağın kitabı ama farkında olan kaç kişi var? Bir çok kitapların özünün özü bu kitaplarda.
- Bizim bir başkasını düzeltmek gibi bir görevimiz var mı?
- Bu şöyle olur: Biz öyle güzel bir hayat yaşayacağız ki çevreye örnek olacağız.
Annem ve babaannem iki veli hanımdı. Bana bir tek gün şunu şöyle yap, böyle yap demediler.
Onun ve Hakk'a Göçen Yakınlarının Aziz Ruhuna Fatiha ile.