Sizden Gelenler

 

subHeader_l

Konu : Münir Derman Hz'nin hayatı, Sabri Baba'dan ve bazı talebelerinden hatıralar
Gönderen : Siteden
Tarih : 8.7.2018 10:19:46


.



MÜNİR DERMAN HZ'NİN HAYATI, TALEBELERİNDEN VE SABRİ BABA'MIZDAN NAKLEDİLEN BAZI HATIRALAR


Dr. Münir Derman 1910 yılında Trabzon’da doğdu.
Baba tarafından büyük dedesi Kafkasya’dan Şeyh Şâmil.
Ana tarafından büyük dedesi Ahmet ZiyâeddinGümüşhanevî “Uçan Şeyh”.
Büyük nenesi meşhur evliyâ kadın GÜL hatun...
Annesi Şehvar hatun. Babası Ahmet Rasim efendi...
“Trabzon’da 4 yaşından itibaren Buharalı Hocası Ömer İnan Efendi’nin mânevî eğitiminde ilerlemiş ondan feyz almışlar, 9 yaşında hafız olmuşlardır.
İlkokulu özel Fransız okulunda bitirip liseden sonra üniversite tahsili için devlet tarafından Faransa’ya gönderilmiş, burada Felsefe-psikoloji okumuştur.
Üstün başarıları sayesinde sınıf atlamış ve Tıp fakültesini de bitirerek doktor olmuştur.
Öğrenim yıllarında Mısır’da El Ezher Üniversitesine kaydolmuş ve ilahiyat tahsilini tamamlamıştır.
Askerlik yılları gençliğinin zor dönemleridir.
Kore ve Ekinavaharblerinde bulunmuş burada doktor olarak hizmet vermişlerdir.
Yurda dönünce Dil Tarih Coğrafya fakültesinde öğretim üyesi olup felsefe doktorluğu yapmış, kısa süre sonra da bu görevinden ayrılarak Tıp doktorluğu hizmeti için Doğu bölgemizde göreve başlamıştır.
Uzun yalnız yıllar, çileler onu Bozuyük’e sürükler.
Hükümet tabibi iken evlenir ve bir kız evlâdı olur.
Hâlen bir kızı ve üç torunu vardır.
Eskişehir’de genel cerrahi dalında doktorluğu devam etti ve buradan emekli oldu.
Japoya’da bulunduğu sıralarda Judo üzerinde çalışmış tekvando ve aykido sporlarını Eskişehirde tatbik eden ilk kurucu sporcu olmuştur.
Türk tıbbında ilk defa kopan bir ayağı ameliyatla takarak uluslar arası tıp dünyasında ilgi çekmiş, ilk tebrik telgrafı Sovyetler Birliği’nden gelmişti. Sonra Amerika’dan, Almanya’dan ve başka ülkelerden...
Davet üzerine Almanca’yı çok iyi bildiği için Almanya’ya gitti. 15 yıl Almanya’da anatomi profesörlüğü yapmış sonra da yurda dönmüştür. Burada da camilerde vaazlar vermiş çok sevilmişlerdir.
Fransızca, Almanca, Rusça, Arapçayı mükemmel bilir konuşurlardı.
Bu dillerin kültür ve edebiyatları hakkında derin bilgi sahibi idiler.
Yabancı dillerin yanı sıra bilhassa Fizik, Kimya, Matematik gibi fen bilimlerinde, astronomide şaşılacak derecede bilgiliydiler.
Eskişehir’de Akademide öğretim üyesi olarak ders vermişlerdir.
Manevî ilimlerde ise O, velâyet ve tasarruf sahibi ilmî ledün sultanı ârif-i billah.... Zamanın son Velîsi... Büyük sultan...
Eserleri başka kitablardan derleme değildir. Bizzât kaynak. Velâyet-i Resûlullah kendi gönül havzından fışkıran mübârek bilgilerdir.
Notlarını titizlikle hazırlar yanlışsız olması için dikkatle yazdırırlardı.
Derman hazretleri hiç bir maddî servete sahib değildi.
Almanyadan döndükten sonra Ankara’da bir otel odasının mütevazi şartlarında yaşadı son demlerini...
Evi yoktu.
Eşi ile birlikte yalnız başına, eski tanıdığı dostlarıyla yetindi.
Ömürlerini ağır riyâzat ve çilelerle, büyük sıkıntılar, dertler içinde insanlardan uzak, namsız nişansız bir kul olarak geçirdiler.
Çok az yer, pek az uyur, suyu çok az içerdi.
Günde bir iki lokma veya bir zeytinle yıllarca oruç tuttular.
Tarikat kurmamışlardır.
Tavır ve anlayış olarak günümüz dergâh tekke vs. sine rağbet etmemişler, talebe, mürid, şeyh namları altında etrafına kalabalık insan yığınları toplamamışlardır.
Ancak vaazlarından ve doktorluğundan kendisini tanıyan ve hakiki seven sayılı kimseler ona yanaşmışlar ilminden istifade etmeye çalışmışlardır.
Çeşitli akımlara bölünmüş anarşiye, aslını kaybeden tarikat kamplarına ayrılmış, özü sevgiden yoksun, birlikten kopmuş insan manzaralarına baktıkça derinden üzülür memleketin selâmeti için dua ederlerdi.
HAKK’ın heybetini taşıdığı mübârek bedeni daima güzel kokar, cezbesi tesir altına alırdı insanı...
Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisi hücrelerine kadar yayılmış görünür bir ahlâk idi onda...
Nokta kadar şikâyet, bıkkınlık taşımayan duru, sükûn ve teslimiyetin göründüğü tertemiz bir simâ...
Ağır sıkıntılar çileler ve dertlere rağmen yüz buruşturduğu, of bile dediği görülmemiştir.
Dertlilere, hastalara şifâ verir, yardımlarına bıkmadan usanmadan koşardı. Tıbbın çâre bulamadığı felçli bir çocuğu, görmeyen âmâ bir genci himmetleriyle iyileştirdiler.
Bunun gibi sayılamayacak kadar menkıbe hâline gelmiş çok hadiseler olmuştur.
Yanaşılması güç, kendisini ele vermeyen, içini göstermekten uzak duran, celâlli yapısının altında, derya gibi sevgi, merhamet ve şevkat görünürdü... Çok celâlliydiler.
Bazen gürler konuşurlar fakat aynı zamanda da gözlerinden yaşlar akar yine konuşurlardı.
Sakal bırakmamışlardır.
Fakat omuzlarına sarkan yele gibi beyaz ipek saçlarına itina gösterir onları ensesinde toplardı.
Askeri hastanede yatıyordu.
Doktor sordu: “Saçlarınız neden uzun?”
Cevap verdiler biraz celâlli : “Peki seninki neden kısa?..”
Kıyafeti; tertemiz giydiği zevkle seçilmiş bir iki gömlek ve pantolondan ibaret, gösterişi sevmezlerdi.
Kışın dondurucu soğuklarında herkesin hayret ettiği gibi sırtına atlet giymez, gündelik gömlekle göğsü açık gezer, palto da giymezdi.
Bazen yün hırka giyinir sıklıkla onu da çıkarırlardı.
“Çok soğuk var üşürsünüz efendim!” dediğimizde, “ben yanıyorum!” diye cevap alırdık.


* Notlarını yazmak üzere yanına gidiyordum. Yolda rasladım, karşı kaldırıma doğru yürüyordu.
Hocam, demir parmaklı tercihli yolu geçit olmadığı hâlde yürüyerek karşıya geçmişti.
Çok âni oldu nasıl oldu bilmiyorum, hayret içinde kaldım.
Yakında bulunan trafik polisi de koşarak yanına gitti.
Elini öptü kucakladı:
“Amca bize de dua et. Burdan nasıl geçtiniz!”
İlerden geçip yanına gittim.
Bana dönerek, gülümsedi:
“Ne oldu ben de anlamadım. Birden demirler ortadan kalktı yol açıldı ben de geçtim” dedi.
O âyet geldi aklıma “Biz her şeyi âdemin emrine verdik”...


* Gülhane Hastanesinin komutanlık katından çıkış kapısına doğru yürüyorduk.
Elimden tutuyordu.
Birden kendimde bir başkalık sezdim.
Bütün vücudum hücrelerime kadar titremeye başladı.
Özenle parlatılmış yerdeki mermer taşlardan, duvarlardan:
“ALLAH! Hû!” sesleri geliyor, inilti, haykırış hâlinde zikrediyorlardı. Dayanılması güç bu hâl ile ben de haykıracaktım ki kendimi tutmak için çaba sarfederken hocam elimi sıktı:
“Sakin ol yavrum!”...
Hemen toparlandım.
Anladım ki hocam bu zikri içine almış HAKK ile HAKK olmuştu.


* Elini dizime koymuştu.
Belki tonlarca ağırlık dizimi ezmeye başladı.
Bacağım ağrıyordu..
Sonra elini çektiler.
Ayağa kalktık, biraz yürümekde zorlandım.
Bu hâli çok sonra bir gün kendilerine anlattım.
Gülümsedi, fısıltı hâlinde kulağıma söyledi:
“Demek ki kendimle birlikte seyehatte idim”...


* Dostlarıyla birlikte bir yerde oturuyorduk, içeri yabancı bir adam girdi. Hocamı görünce : “Hoş geldiniz efendim. Her hâlde siz benden evvel gelmişsiniz. Ben de Almanya’dan iki gün önce döndüm. Geçen hafta Münih camiinde cuma vaazınızı dinlemiştim. Ne kadar kalabalıktı değil mi?..” Hocam kısa bir sükûtdan sonra hemen sözü değiştirdi. Hayret ettim. Halbuki hocamla her gün, aylarca birlikte idim. Almanya’ya gitmemişti.


* Huzurlarında oturuyorduk.
Eli anlatıyorlardı. Fırsat bilerek sordum :
“Efendim siz yürürken elinizi yan tarafınızdan biraz öne tutarak parmaklarınızı aralayıp etrafı tararcasına yürüyorsunuz, el ile ilgisi var mı?”
Bununla ilgili hatırasını anlattılar.
“Gençtim. Köyde sabah namazına kalktım. Köydeki helâlar başkadır bilirsiniz, dedi. Aşağıda pislik yığın hâlinde görünür. Pisliğe düşmüş bir örümcek çırpınıyordu fakat kurtulamıyordu. Hemen gittim, uzandım, elimi pisliğe daldırıp hayvanı temiz bir yere bıraktım, kurtulmuştu... Sonra ellerimi sabunladım yıkadım ve abdest alıp sabah namazını kıldım. Biraz uzanmıştım ki uyumuşum. Rüyamda bu sağ elime ışık verdiler. Sağ elim projektördür, ışık saçar. Görmekde güçlük çektiğimde yolda giderken ondan böyle yapıyorum!” demişlerdi.


Hocam sağ elini açar avucunun içinden kâinatı seyrederdi.
Manevî emânetlerini, kendisine yakinen hizmet eden ona yanaşmış sevdiklerinden birine bırakacağını söylemiş fakat isim açıklamamışlardır.
Son zamanlarını ikibuçuk sene hastanede geçirdi. Vasiyetlerinde :
“Dünyaya garip geldim, garip gitmem lâzım. Garibin yeri tenhadadır” ifadesiyle sessiz bir köy kabristanına gömülmek istediler.
2 Aralık 1989 Cumartesi günü HAKK’a yürüdüler.
O’nu kar yağarken sevdiği iri kar taneleri ile köyde toprağa verdik.
Doyamadık O’na...
Aziz hatırası önünde eğiliyoruz...
Mübârek ruhu şâdolsun.
O’nu düşünmek, hissetmek, sevmek bile ilâhî sevginin doruklarına götürüyor insanı...
Ne mutlu onu görebilenlere, onu sevenlere...
Selâm olsun bizden onlara!..


28.03.1990 Çarşamba


***


MUHTEREM SABRİ TANDOĞAN BEYEFENDİ'DEN BİR ANI…


Kıymetli yavrum,
Rahmetli doktor Münir Bey, abdestli gezmeyi çok severdi.
Yolda giderken, abdesti bozulsa eve veya işyerine gitmeyi beklemez teyemmümle abdest alırdı.
Ömür boyu ne zengin, ne fakir kimseden muayen ücreti almadı.
“Ben devlet memuruyum, maaşım ne kadarsa onunla idare etmeliyim.” derdi.
Münir Bey daima sofrada bir çeşit yer ve hemen doyardı.
Yaz kış pantolon ve tişört giyer, onların temiz, ve ütülü olmasına çok dikkat ederdi.
Çok az uyurdu. Çok güzel konuşurdu.
Ömür boyunca Münir Bey kadar Türkçeyi güzel konuşan bir insan görmedim.
Çok mütevazı idi. İnanılmayacak kadar temiz bir insandı.
Bazan kendisinden o kadar güzel bir koku gelirdi ki hepimiz o kokuya hasrettik.
Mümkün olduğu kadar yanında olmya çalışır, o ilahi kokuyu içimize çekerdik.
Münir Bey’le beraber olup da yeni birşeyler öğrenmemek imkansızdı.
Espriyi çok severdi. Ama onlarda bile nice hikmetler gizli olurdu.
Duası birçok hastalıkları iyi etmeye yetiyordu.
Hayatının hiçbir döneminde parayla ilgili bir problemi olmadı.


Bir gün rahmetli eşim Rana Hanımla beraber Eskişehirdeydik.
Yanımızda Münir Bey vardı. Merdivenleri çıkıyorduk.
Daha önce bir çocuk çukulata yemiş, kağıtlarını merdivene atmıştı.
Çıkarken eğildi, birer birer o çocuğun attığı çukulatakağıtlarını topladı.
Ankara’da olduğu zamanlar yemeğe davet ederdik.
Çorbadan biraz içer sofradan kalkardı.
Balla tahanı birbirine karıştırıp, yemekten sonra bir kaşık almayı severdi.
Suyu yaz kış, buz gibi içerdi. Eğer içinde buz parçaları varsa daha memnun olurdu.
Münir Beyle geçen zamanlar tadına doyum olmayan en güzel anlardı.
Çevredeki herkes bu birliktelikten sonsuz bir haz ve mutluluk duyardı.
Onunla beraber olunca herşey şiirleşiyordu.
Sanki bir cennette yaşıyorduk...


Sabri Tandoğan


HEPSİNİN AZİZ RUHLARINA FATİHALARLA.

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]