Sizden Gelenler

 

subHeader_l

Konu : Bir akşam sohbeti. 17 Ağustos 2010.
Gönderen : Sabri Babayla Sohbet
Tarih : 2/4/2019 10:35:37 PM


.
SABRİ BABA'MIZ VE BAZI GÖNÜL DOSTLARI İLE DIŞARDA BİR AKŞAM YEMEĞİ SOHBETİ
YER: Göksu Restoran, Ankara
TARİH: 17 Ağustos 2010 (Bir Ramazan Akşamı, İftar sonrası)


Bugün Sayın Büyüğümüzün doğum günü. Çok değerli gönül dostlarımız Gül Uçar Hanım ve eşi Mehmet Bey lütfedip iftar yemeğine davet etmişler. Sayın Büyüğümüz ve Nermin Hanım’la birlikte iftardan yaklaşık bir saat kadar önce Göksu Restoran’da buluşuyoruz. Hal hatır sorulmasından sonra bu güzel akşamın, güzel sohbetini başlatan sevgili Gül Hanım çantasından önceden hazırlanmış iki küçük not kağıdı çıkarıyor:

- Hocam, Münir Derman Hazretlerinin kitaplarını okurken not aldığım iki sorum olacaktı size, müsade eder misiniz?

Sayın Büyüğümüz:

-Buyur yavrum, iki değil iki yüz soru sor.

-Efendim, Münir Derman Hz. Kitabında Hızır AS’ın öğrettiği bir duadan bahsediyor ve bu duayı her gün sık sık oku, anlamını da bir bilenden öğren buyuruyorlar. Ben de izin verirseniz önce bu duayı okuyayım, sonra size sorayım Efendim:

“Ya Hak, Ya Mübiyn, Ya Habiyr, Ya Hadi, Ya Hayyu Ya Gayyumu, Ya Evvelü, Ya Ahiru, Ya Zahiru, Ya Batınu”

Sayın Büyüğümüz:

-Yavrum burada Allah’ın zatını en güzel şekilde anlatan sıfatlar geçiyor. Bir kimse bunları okuyarak Allah’a günden güne yakınlaşma imkanı bulur. Münir Bey’in bu duayı okumadığı hiçbir sohbeti olmazdı.

Çiğdem Hanım:

-Sohbetin başında mı okurdu efendim?

-Başında, sonunda... hep okurdu. Bu duayı okumanın çok büyük hikmetleri var...

Çiğdem Hanım:

-Efendim, Gül kardeşimin öğrettiği duaya mukabil izin verirseniz ben de yine Hızır AS’ın bir duasını aktarabilir miyim?

-Buyur yavrum.

-Efendim, bu duayı Hızır AS bir veli zata öğretmiş. Mısri Niyazi Hazretlerinin Hızriya-yı Cedida adlı eserinde anlatılıyor:

Hızır AS: ‘Sabahleyin müzezzin efendi ezan okurken “Eşhedü enne Muhammeden Resulullah” dediği sırada kim iki elinin başparmaklarını öper ve sonra her ikisiyle ayrı ayrı gözkapaklarını mesheder, bir yandan da “Ya Muhammed (SAV), Ey Gözümün Nuru, Gönlümün Aydınlığı Peygamberim” derse ömür boyu kör olmaz.’ buyuruyor.

Gül Hanım:

-Ne güzel... Efendim, bir de ikinci olarak bir Ayet var sormak istediğim Kaf Suresi’nden. “Onlar ikinci yaratılıştan şüphe içindedirler.” mealinde. Münir Bey bu ayetteki sırrın da bir bilenden sorulmasını, öğrenilmesini istemiş.

-Yavrum, bugün bazı insanlar insan ölüp gittikten, kemikleri toprağa karıştıktan sonra nasıl olur da tekrar diriltilebilir, nasıl olur da eski haline getirilebilir diyorlar. Oysa biz tekrar ilk yaratılışta olduğu gibi diriltileceğiz, hem de bütün ayrıntıları ile.

Çiğdem Hanım:

-Efendim, o halde insanın toprağa karışan o zerrelerinde de insan bedenine ait bütün sırlar şifrelenmiştir diyebilir miyiz? Yani mesela toprağa insandan karışan her zerreyi o insanı bir bütün olarak oluşturacak bir tohum gibi düşünebilir miyiz?

Sayın Büyüğümüz:

-Evet yavrum. Her zerrede o ilahi şifre yer alıyor.

Dr. Nermin Hanım:

-Efendim, mesela her insanın DNA yapısı birbirinden farklı. Tek yumurta ikizlerinde bile farklı. Ve her insanın bedenine ait her hücre o şifreyi taşıyor. DNA sarmalındaki dizilimler her insanda farklı farklı.

Çiğdem Hanım:

-Mesela bir katili cansız olduğunu düşündüğümüz küçük bir tükürük izinden veya olay yerinde düşen bir saç teli parçasından kolayca teşhis edebiliyorlar bu şifreleri kullanarak değil mi?

-Evet yavrum. O kemikler kurusa bile o ilahi şifre hala tutulmaya, korunmaya devam ediyor.

Dr. Nermin Hanım:

-Efendim, bir de insanın kuyruk sokumundaki bir nokta olduğu ve o noktada tutulan bilgilerin yeniden yaratılışa başlangıç teşkil edeceği söyleniyor.

-Evet yavrum.

Gül Hanım:

-Hocam şimdilerde bir söylenti yayılıyor, dini nikah gerekmez diyorlar, bugünlerde çok söylenir oldu. Çocuklarımız var, inşallah zamanı geldiğinde onlara ne uygulayacağız, nasıl davranmamız lazım, ne dersiniz bu konuda?

-Dini nikah şart yavrum. Önce resmi nikah kıyılacak, ardından dini nikah. Buna Gerek var yavrum.

Mesela bizim nikahımızı Yenimalle Camii imamı Rıza Çöllü Hocaefendi kıymıştı. Çok mübarek bir zattı. Onun kıydığı bütün nikahlar hep çok mutlu, çok hayırlı beraberlikler olarak sürmüş. Evliya gibi çok mübarek bir zattı.

Gül Hanım:

-Efendim, nikahı kıyan kişinin illa imam olması şart mı?

-Hayır yavrum, bu işi bilen, bu işin ilmine vakıf bir kimse de olabilir. Bu nikahı kıyacak kişi çok önemlidir. Onun temiz, maneviyat ehli bir kimse olması lazım. Bu sonra o evliliğin hayırlı olmasına ve hep öyle devam etmesine vesile oluyor. Benim de birkaç kez böyle nikah kıydığım oldu.

Çiğdem Hanım:

-Efendim, gönül dostlarımızdan Özge Hanım ile Romanyalı eşi Andre’nin dini nikahlarını da bir buçuk, iki yıl kadar önce siz kıymıştınız. Dışarda bir yerde önce hep birlikte yemek yemiştik, arkasından siz nikahlarını kıymıştınız.

-Evet, onlar da şimdi çok mes’utlar. Yurtdışında yaşıyorlar.

Çiğdem Hanım:

-Efendim, o günü hatırlıyorum. Damat bey Andre, o gün nikahtan önce ilk olarak Müslüman olmayı kabul etmişti. Siz ona İslamiyeti anlatmıştınız, o da ardından Kelime-i Şehadet getirmişti. Çok duygulanmış, sonra Kelime-i Tevhidi hep birlikte tekrar etmiştik. Ona İslamiyetin Hristiyanlığı ve diğer dinleri de içine aldığını, Hz. İsa’yı da, Hz. Musa’yı da ve diğer Peygamberleri de Hak Peygamber olarak kabul ettiğini ancak Hz. Muhammed AS’ın gelişiye artık en son ve en mükemmel din olarak İslamiyetin tek geçerli ve bozulmamış din olduğunu anlatmıştınız. Yani ürkütmeden, bir başka din mensubunun dinimize geçişini en çok kolaylaştıracak bir üslupla ona anlatmıştınız.

-Evet yavrum.

Gül Hanım:

-Efendim, bir de evliliğin ilk gecesinde erkeğin kılacağı iki rekat namazın çok önemli olduğunu okumuştum. Manevi birçok hikmetleri var sanırım bu namazın.

-Yavrum, bu namazı sadece erkeğin değil kadının da kılması gerekiyor. Bunun için öncelikle her ikisi de, ilk olarak abdest alacaklar. Yalnız abdest alınırken iki taraf da birbirinin abdest suyunu dökmeye yardım edecek. Sonra seccadelerini serip beraber iki rekat namaz kıldıktan sonra ellerini açıp dua edecekler: “Allah’ım bu evliliği ve bizi birbirimiz için hayırlı ve mübarek kıl. Eğer bize evlat vermeyi dilersen onun devletine, milletine, ailesine faydalı, hayırlı bir evlat olmasını nasibeyle” diyecekler.

Sayın Büyüğümüz bir ara Rana Anne’yi hatırlayarak iç çekiyor. Elini hemen sağında boş duran sandalyenin karşısına gelen masanın üstünde gezdirerek üzerini yokluyor:

-Ahh Rana... Şimdi burada, yanımızda olsaydı... O, bir melek gibiydi Mehmet Bey... Allah baktı, etraftaki şımarık, hoppa kızları göre göre bende kendi kendine evlenecek bir durum kalmamış, Rana’yı karşıma çıkardı. Onu daha ilk gördüğüm anda sevmiştim. O anda içimden gelen bir ses onun evleneceğim kişi olduğunu söyledi. Ve ben o sesi duyduktan sonra bir gün gelip Rana ile evleneceğime kesin olarak inandım. Bazan Rana’ya bakar düşünürdüm. Herhalde derdim bu bir insan değil, olsa olsa bir melektir... Sizler onu tanımadınız değil mi Mehmet Bey? Tanısaydınız siz de ona çok saygı duyardınız.

Ona evlenme teklif ettiğimde Rana’nın aramızdaki yaş farkı nedeniyle bazı tereddütleri vardı. Resulullah Efendimizin Hz. Hatice ile olan evliliğini örnek göstererek tereddütlerini gidermiştim. Biliyorsunuz, evlendikleri zaman Resulullah Efendimiz yirmi beş, Hz. Hatice Annemiz kırk yaşında idi. Sonra Rana’yla kırk dört yıl süren bir cennet hayatı yaşadık. Ne bir kez olsun kavga ettik, ne de birbirimizi kırdık, incittik. Evimize girerken yaptığımız mukaveleye hep sadık kaldık. Evliliğe ilk adımı atarken “Rana,” dedim, “gel seninle bir mukavele yapalım.” Rana, “Ne gibi?” dedi. “Diyelim ki,” dedim, “bu evde ne senin dediğin olacak, ne benim dediğim olacak. Yalnız Allah’ın ve Peygamberin dediği olacak.” Rana, “Kabul” dedi. Bu andan itibaren bizim evde kırk dört yıl boyunca yalnızca Allah’ın ve Peygamber Efendimizin emirleri uygulandı.

Ama bugün insanlar ne yapıyorlar, hep kavga, hep gürültü, karşılıklı kırıcı sözler, kalp kırmalar... Oysa bunlardan kimin eline, ne geçiyor? Ya adam gibi evliliği sürdürmeli ya da eğer yürümüyorsa adam gibi ayrılmalı. Karı koca arasında bir anlaşmazlık ortaya çıktığı zaman birlikte karşılıklı otursalar, mesele nedir, nasıl çözülür, en doğru çözüm nedir, birlikte karar verseler daha iyi olmaz mı? Ne gerek var kavga etmeye?

Çiğdem Hanım:

-Efendim, siz bir sohbetinizde anlatmıştınız, demiştiniz ki: ‘ “Karı koca kavgası olurken erkek kavganın en şiddetli bir yerinde birden sussa, eşine dönüp gülümseyerek hayranlıkla baksa ve dese ki: “Biliyor musun hayatım, şu anda öyle güzelsin ki...” Acaba o kavga hala devam eder mi?’ : )

Gül Hanım:

-Herhalde böyle bir iltifatı duyan bir kadın bütün yelkenleri suya indirir. Aksinin olmasına imkan yok.

Mehmet Bey:

-Efendim, zaten Peygamber Efendimizin bir Hadis-i Şerifleri var: “Kim bir münakaşada geri adımı atan ilk taraf olursa kimse o Bizdendir” anlamında.

-Yavrum şimdiye kadar münakaşadan kimsenin eline bir şey geçmedi. Biz münakaşadan her zaman kaçacağız.

Çiğdem Hanım:

-Efendim, bugün sizin doğum gününüz, çok şükür. Doğum yeriniz neresi acaba, hiç sormadık şimdiye kadar, Ankara mı, Ermenek mi?

-Ankara yavrum.

Mehmet Bey:

-Zekai Tahir Doğum Hastanesinde mi Efendim?

-Hayır , ben evde doğmuşum. Ebemin adı da Rana imiş.

Hep birlikte şaşırıyoruz:

-Ne ilginç...

Çiğdem Hanım:

-Efendim, demek ki siz ilk defa Rana Ebe tarafından dünyaya getirilmişsiniz, ikinci kez de Rana Anne ile hayatınıza yepyeni bir renk gelmiş, bir anlamda hayatınızda yeni bir başlangıç yapmışsınız? : )

Sayın Büyüğümüz gülümsüyor.

-Öyle...

Mehmet Bey:

-Hocam, geçen gün sitede yayınlanan sohbet notlarınızda okudum. Rana Anne ile evleneceğinizi açıkladığınızda işyerinde kararınızı eleştirmek için yanından geçerken size bağıran hanıma karşı olan tavrınız beni çok etkiledi, hatta hafta boyu düşündürdü.

-Yavrum, o hanım benimle evlenmeyi çok istiyordu. O nedenle Rana ile evleneceğimizi duyunca deliye dönmüştü. Oysa ben ona hiçbir ümit vermemiştim. O gün bana işyerinde herkesin duyacağı şekilde koridordan geçerken senden büyük bir hanımla nasıl olur da evlenirsin diye bağırdı... Ama böyle yapacağına biraz düşünseydi. Acaba Sabri Bey niçin beni değil de Rana Hanım’ı tercih ediyor, bende veya diğer hanım arkadaşlarda bulamayıp da Rana Hanım’da bulduğu özellikler acaba nelerdir diye, çok daha iyi olurdu onun için. Sonra o hanımın saçları çok kısa bir süre içinde tamamen ağardı.

Çiğdem Hanım:

-Allah Allah, bu bir ceza mıydı onun için yoksa sizi çok sevmiş olduğu için üzüntüden mi böyle oldu acaba?

-Yavrum ben ona hiçbir ümit vermemiştim ki. O zaman aşkını, sevgisini kalbine gömmeliydi. En doğrusu buydu onun için.

Mehmet Bey:

-Efendim, orada size böyle bir tepki gösterilirken dayanacak ve susacak gücü nasıl buldunuz kendinizde, bu nasıl bir sabırdır, ben hep bunu düşündüm o notları okuduktan sonra?

Sayın Büyüğümüz elini kaldırıp işaret parmağı ile yukarıyı gösteriyor.

-Yavrum, Eğer bir tek kelime söyleseydim o hanım orada olay çıkartabilirdi. Ama ben o anda Allah’a sığındım.

Mehmet Bey:

-Efendim, ben de geçen gün benzer bir hal yaşadım. Bir olay oldu işyerinde, kendimi öyle zor tuttum ki kızmamak ve müdahale etmemek için. Adeta kollarımdaki kan çekiliyor gibi hissettim.

-Yavrum, böyle zamanlarda sükut etmenin yanında bir de içinden Felak ve Nas Surelerini okumakta fayda var. Zaten önemli olan böyle durumlarda kendini tutabilmek. Bunlar bir imtihan oluyor bizim için.

Çiğdem Hanım:

-Efendim, bununla ilgili en güzel bir örnek Resulullah Efendimizin Miraç Olayı sanırım. O gün Peygamber Efendimiz Kabe’de namaz kılarlarken tam secde halinde Ebu Cehil ve adamları geliyor, mübarek başının üzerine bir deve işkembesi bırakıyor. Peygamber Efendimiz hiç kımıldamadan o halde bekliyor. En küçük bir harekette işkembe parçalanabilir. O sırada kızı Hz. Fatıma Annemiz yetişiyor, işkembeyi ağlayarak kaldırıyor. Bu olay Resulullah Efendimizi o gece ziyadesiyle üzüyor. Ancak böylesine üzgün bir halde otururlarken Cebarail AS beliriyor ve Miraç mucizesi vuku buluyor.

Sayın Büyüğümüz:

-Çiğdem burada çok büyük bir gerçeğe işaret etti. Büyük sıkıntıların ardından geliyor büyük sevinçler, büyük mucizeler...

Mehmet Bey:

- Efendim, hicret olayında Hz. Ali Efendimizin o gece Peygamber Efendimizin yerine Onun yatağına uzanması, bundan en ufak bir korku duymaması olayı da ne kadar muhteşemdir değil mi? Öyle ya başucuna Peygamberimizi öldürmek için gelen adam örtüyü açmadan kılıcını saplasa orada her şey bitecek ama o en ufak bir korku alameti göstermiyor.

-Öyle yavrum. Bu nasıl bir imandır... O Peygamber Efendimize çok büyük bir aşkla bağlıydı.

Gül Hanım:

-Efendim, Peygamber Efendimiz Hz. Ali’ye niçin “ilmin kapısı” demişti acaba?

-Onu kendi ilmine en yakın kişi olarak gördüğü için yavrum.

Çiğdem Hanım:

- Efendim, Hz. Osman da çok edepli, çok haya sahibi bir insanmış. Peygamber Efendimiz bir gün otururlarken mübarek bacaklarını uzatmışlar ve etekleri bileklerinden biraz açılmış. O haldeyken içeriye bazı sahabeler girip çıkıyor ama O halini hiç değiştirmiyormuş. Ancak Hz. Hz. Osman RA geliyor dendiğini duyunca hemen toparlanmış.

Mehmet Bey:

-Sonra Resulullah Efendimizin ne Buyurduklarını biliyor musunuz Çiğdem Hanım?

-Hayır, hatırlayamadım o kısmı, nasıldı?

-Efendim demişler, Hz. Ebubekir RA geldi toparlanmadınız, Hz. Ömer RA geldi toparlanmadınız ama Hz. Osman RA gelince toparlandınız, bunun hikmeti nedir? Resulullah Efendimiz de Buyurmuşlar: “Meleklerin bile kendinden haya ettikleri bir insandan Biz nasıl haya duymayalım” Demişler.

-Yaa...

Mehmet Bey:

-Efendim, benim annem de bana göre çok mübarek bir hanımdır, bize her zaman sabırlı olmayı tavsiye eder. Annem bir defasında bir konuda çok zorlandığında o gece Resulullah Efendimizi rüyasında görmüş. Peygamber Efendimiz kendisine “Allah, sabredenlerle beraberdir” Hadisini Okumuşlar. Annem ondan beridir bu Hadisi dilinden düşürmez, bize de yeri geldikçe hep hatırlatır.

Sayın Büyüğümüz:

-Ne güzel... Peygamber Efendimizi günümüzde rüyasında gören onun bugünkü sahabesi olur yavrum.

Sohbetin bu noktasında değerli gönül dostu ağabeyimiz Emin Bey’de sohbetimize dahil oluyor. Sayın Büyüğümüze hitaben:

-Efendim, nasılsınız, hürmet ederim... Hayırlı akşamlar.

-Hoşgeldin yavrum, seni gören nasıl olur? : ))

-Efendim, ben de sizi görünce bütün yorgunluğumu unutuyorum. Sağolun.

Bu arada getirilen yeni çaylarımızı yudumlayarak sohbetimize devam ediyoruz.

Mehmet Bey:

-Efendim, annem aynı zamanda bir Yunus aşığıdır. Hep konuşmalarında Yunus’tan bahseder. Ondan okuduğu beyitlerle konuşmasını tamamlar.

Babam yıllar önce memlekette bir kitapçı dükkanı açacağı zaman isim arayışına girmişti. Şu mu olsun, bu mu olsun diye düşünüyordu. Annem “Niye böyle isim arayıp duruyorsun?” --kendi söyleyişiyle—“Yonus Emre Kitapçısı koy adını” dedi. Babam da bunun üzerine aynen annemin söylediği şekliyle kitapçının adını “Yonus Emre Kitapçısı” olarak bir levhaya yazdırtmış. Bir süre sonra dükkana gelenler babama sormaya başlamışlar: “Yahu hocam, bu Yunus Emre olmayacak mıydı?” diye. Bir müddet sonra babam “Tamam” demiş artık ve Yunus Emre Kitapçısı olarak levhayı değiştirmiş. Ben annemi Yunus’un Polatlıdaki mezarına da götürdüm efendim.

Sayın Büyüğümüz merakla:

-Yavrum, annendeki bu Yunus sevgisi nereden geliyor acaba?

-Efendim, dedem hep Yunus’tan bahseder, ondan şiirler okurmuş. Annemin de çocukluğundan beri kulağında kalmış bu sözler. Yunus’a karşı içinden hep bir sevgi beslemiş.

-Yavrum, ilk fırsatta anneni ziyaret ettiğinde benim çok selamlarımı söyle, Sabri Bey hürmet ediyor, ellerinden öpüyor de.

-Estağfirullah Efendim. İnşallah söyleyeyim ilk fırsatta.

-Yavrum, Yunus’un sözlerinde çok büyük hakikatler gizli. Mesela “Seni deli eden şey yine sendedir, sende” sözü. Bugünkü psikologların bunu uzun uzun düşünmesi lazım. Bu sözde çok büyük bir hakikat gizli.

Çiğdem Hanım:

-Efendim, bir örnekle açıklayabilir misiniz?

-Mesela bir kimse diyor ki ben kaynanam yüzünden, komşum yüzünden mutsuzum. Bana şöyle yapıyor, hayatı bana şöyle zehir ediyor. Halbuki bu onun kendi kendine uydurduğu veya büyüttüğü bir şey. Karşıdaki kimsenin belki bundan haberi bile yok. Ama o bunu düşüne düşüne kocaman bir problem haline getiriyor.

Gül Hanım:

-Efendim, olaylara bakış açıları da insanları farklı farklı noktalara götürüyor değil mi?

-Öyle yavrum.

Çiğdem Hanım:

-Efendim ben de bununla ilgili geçen akşam yaşadığım bir olayı örnek verebilir miyim?

-Buyur yavrum.

-Efendim, geçen akşam iftar sonrası Nermin Hanım kek çıkarmıştı. Ben yemek istemediğimi söyleyince tabaktakileri kendisi bitirmiş. Bulaşıkları yıkarken elinde üzerinde kek kırıntıları olan bir tabakla geldi, tabağı tezgaha bıraktı ve bana gülümseyerek “bitti diye üzülüyorsan üzülme, daha var.” dedi. Ben de bunun üzerine “ben zaten yemek istemiyordum ki Nermin Abla” deyince güldü, “ben onu demek istememiştim, şimdi bulaşıklar bitti diye üzülüyorsundur : ) üzülme, işte sana bir tabak daha getirdim, demek istemiştim” dedi. Yani o ne demek istemiş, ben ne anlamışım...

Gül Hanım:

-Yaa ne kadar ilginç. İnsan nasıl düşünürse ona göre bir sonuca varıyor.

Mehmet Bey:

-Efendim, böyle durumlarda mesela beş şıklı bir durum çıkıyormuş ortaya J) Diyelim iki arkadaş bir işyerinde koridorda karşılaşıyorlar. Ayşe Hanım elleri dolu bir şekilde arkadaşına selam vermeden geçiyor. Bu durumda arkadaşının aklına gelen ihtimaller:

a- Pekala gördü ama görmemezlikten geldi.

b- Kendini bir şey sanmaya başladı.

c- Geçen ay borç almıştı, galiba borcunu ödemeyecek.

d- Çok telaşlı idi, beni farketmemiş olabilir.

e- Yeni bir arkadaş buldu galiba, artık bize yüz vermiyor.

Sayın Büyüğümüz:

-Çok güzel. Hatta yavrum belki yüzlerce farklı ihtimal akla geliyor böyle durumlarda akla ve belki hiçbiri de doğru olmuyor.

Gül Hanım:

-Hocam, bu arada çayı ne kadar güzel demlemişler değil mi?

Çiğdem Hanım:

-Efendim, bu akşam her şey muhteşem. Sanki her şey sizin doğum gününüzü kutlamak için için bir geçiş mrasimi yapıyorlar. Bu akşam ayrıca Gül kardeşimin inceliği, zerafeti de bana Sultan Vahdettin’in kızı, şair Abdülhak Hamit’in Belçikalı eşi Lüsyen Hanım’ın tabiriyle, oturup kalkışı bile bir fıskiye ahenginde olan, muhteşem insan Sabiha Sultan’ı hatırlatıyor. Ne dersiniz, haksız mıyım efendim?

Sayın Büyüğümüz bir yandan yemeğini yerken gülümsüyor, başıyla bizi tasdik ettiğini işaret ediyor.

Biraz sonra Sayın Büyüğümüzle yurt dışı seyahatleri konusunda bir sohbet açılıyor.

Sayın Büyüğümüz:

-Yurtdışında gezmeyi bilmek bir kültür işidir. Biz Rana ile hep müzelere giderdik, ekiple gidildiğinde onlardan ayrılır kendi gönlümüze göre gezerdik.

Gül Hanım:

Efendim mesele onlara kalsa müzeyi kısa sürede gezip çıkarlar ama siz orada uzun uzun incelemeler yapmışsınızdır. O havayı daha iyi hisetmişsinizdir.

- Evet. Bir gün Mona Lisa tablosunu hayran hayran seyrediyordum, gözlerimden hayranlıktan yaş geliyordu. O sırada bir turist kafilesi geldi, kafile başkanı hanım tabloya baktı ve Mona Lisa dedikleri bu kokonaymış demek ki dedi.

Çiğdem Hanım:

-Efendim ne ilginç, iki insan; aynı şeye bakıyorlar, biri haşyetten ağlıyor, biri küçümseyip alay ediyor.

Gül Hanım:

-Hocam, galiba sizin içinizdeki duyguları da rahatsız etmiş o hanım.

-Öyle yavrum.

Biz yurtdışı seyahatlerimizde Rana ile yerine göre kuru ekmek yer, ama elimizden geldiği kadar çok yer gezmeye çalışırdık. Bazı gezilerimizi Danıştay organize eder ve bizi topluca gönderirdi. Arkadaşlar dönünce “Biz gezdik, çoktan unuttuk, Sabri Bey hala anlata anlata bitiremiyor”derlerdi. Bu da bir kültür işi yavrum. Önce gidilecek yer hakkında araştırma yapılacak.

Yavaş yavaş Sayın Büyüğümüzün yorulduğunu hissediyoruz.

Gül Hanım ve Mehmet Bey Sayın Büyüğümüze aldıkları hediyeleri takdim ediyorlar. Lütfetmişler, bu güzel gecenin hatırlanması adına bizi ve Dr. Nermin Hanım’ı da unutmamışlar. Fikrimizi öğrenmek isteyebileceklerini düşünerek:

Çiğdem Hanım:

-Efendim, hediyemi açabilir miyim?

-Tabi yavrum, istiyorsan aç.

Aldıkları hediyeyi çok beğenerek kendileri gibi ince düşünceleri için Gül Hanım’a ve Mehmet Bey’e teşekkür ediyoruz.

Mehmet Bey, Sayın Büyüğümüze:

-Efendim, siz de açmak ister misiniz, yardım edeyim mi?

Çiğdem Hanım:

-Sabri Baba, gözlemdiğim kadarıyla kendine alınan bir hediyeyi başkasının yanında açmak istemez -ona başka bir el ve göz değmesin o anda diye belki- Bu onun bir prensibi yanılmıyorsam... ama.??

Ve haklı çıkıyoruz... Sayın Büyüğümüz hediyesini inşallah daha sonra açacağını belirterek gülümsüyor. Gül Hanım ve Mehmet Bey’e hitaben:

-Yavrum sizin Cumartesi Sohbetlerimizden haberiniz var değil mi?

Mehmet Bey:

-Evet Efendim, ancak ben cumartesileri çalışıyorum. Onun için gelemiyorum.

Gül Hanım:

-Efendim, ben de hep katılmak istiyorum ama Ceren’i de getirmem gerekeceği için belki sıkılabilir, sohbeti takip edemeyebilir diye çekiniyorum. Sizi rahatsız eder miyiz diye korkuyorum açıkçası. Bazen de ev işlerini bitirememiş oluyorum.

-Yavrum, ben Ceren’in sıkılacağını sanmıyorum. Bence getir, gelirken yanına boyama kitabı filan da alırsın.

Çiğdem Hanım:

-Efendim, bir cümle bile aklında kalsa belki bir ömür boyu hatırından hiç çıkmaz ve o bir tek cümle belki hayatını birçok konuda değiştirebilir, öyle değil mi?

-Öyle yavrum. Gayet tabi.

Gül Hanım memnuniyet ile gülümsüyor:

-Efendim, inşallah öyle yapayım o zaman. İzin verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Efendim, kalkmadan bir soru daha sorabilir miyim?

-Buyur yavrum.

-Efendim, siz hep bize “Her gördüğünü Hızır bil, her geceni Kadir” sözünü hatırlatıyorsunuz. Her gördüğünü Hızır bilmekten ne anlamalıyız?

-Yavrum, her gördüğümüzün Hızır AS olduğunu düşünsek ne kaybederiz? Kimde ne olduğunu bilemeyiz ki. İnsanlara bu şekilde bakmakla bir şey kaybetmeyiz yavrum ama çok şey kazanırız.

Artık yavaş yavaş toparlanıyoruz. İçimizi dolduran güzellik için, güzel dostlar için Allah’a şükrediyor, bu çok özel gündeki iftar yemeği ve beraberindeki güzel sohbeti sağladıkları için Sayın Büyüğümüzle, çok değerli gönül dostlarımız Gül Hanım ve Mehmet Beye’e tekrar çok teşekkür ediyoruz.

17 Ağustos 2010, Salı

Göksu Restoran, Ankara

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]