Sizden Gelenler

 

subHeader_l

Konu : Sevelim, sevileIim, dünya kimseye kalmaz.
Gönderen : Adem Birinci
Tarih : 24.12.2020 01:24:30


.
SEVELİM SEVİLELİM, DÜNYA KİMSEYE KALMAZ
SABRİ BABA İLE ROPÖRTAJ
Mektup-Soru-Cevap
--------------------------
EFENDİM,
YILLAR EVVEL SİZLERE İZMİR DEN PAMUK DEDE ŞEKLİNDE HİTAP EDEREK BİR
MEKTUP YAZMIŞTIM.ŞU ANDA YENİ7GÜN İSİMLİ BÜYÜK BOY KUŞE RENKLİ BİR DERGİ
ÇIKARIYORUM.2. SAYIMDA YAYINLAMAK ÜZERE SİZLER BİRKAÇ SORU TEVDİ ETTİM KABUL
EDERSENİZ. ADEM BİRİNCİ İZMİR SAYGILAR 0532 783...
- İlkenizi “Yeryüzündeki her insana, tek istisna olmadan, yaşama sanatını
öğretebilmek” olarak tanımlıyorsunuz.Yaşama sanatının mihenk taşlarını
ortaya koyar mısınız?
-Muhammedi ahlaktan bahsediyorsunuz.Nedir Muhammedi ahlak efendim ?
-Başta hocanız Operatör Doktor Münir Derman olmak üzere kırk mana
büyüğünden etkilenerek bugünkü yaşam felsefesi olan “Sentez İnancı”na
ulaştığınızı söylüyorsunuz.Niçin mana büyükleri?
-EN çok sevdiğiniz şair ve en çok beğendiğiniz şiir?
-Televizyondaki “Gönül Sohbetleri” nasıl başladı ve etkisi ne oldu?
-Rana hanımdan tv proğramlarında çok çok bahsediyorsunuz. Rana hanımı anlatır
mısınız?
Sayın Sabri Tandoğan Efendi Hz'nin cevaben yazdıkları :
----------------------------------------------------------------------
Sayın Adem Birinci,
21 Mayıs 2006 tarihli mailinizi aldım.
Mailiniz beni yıllarca önceye
döndürdü. "Pamuk dede" hitabınız beni çok mutlu etmişti. Şimdi aynı kimseyle
yüz yüze gelmek çok, ama çok mutlu etti. İlginize çok teşekkür ederim.
İnşallah yüz yüze görüşmekte nasip olur. Ankara'ya gelirseniz, beni
ararsanız çok mutlu olurum. Telefon numaram: 0312438 6645. Şimdi gelelim
sorularınıza:
1) Efendim, insanoğlu dünyaya geliyor, bir süre yaşıyor, vakti saati
gelince mana alemine göç ediyor. Önemli olan ömrün uzunluğu- kısalığı değil,
yaşadığı süre içinde insan onuruna layık bir hayat sürebilmek. İşte ben buna
yaşama sanatı diyorum. Yaşama sanatının parayla, pulla, malla, mülkle,
rütbeyle, şan ve şöhretle hiçbir alakası yok. O bambaşka bir şey. Peki nedir
onun unsurları? Ben bunu üç noktada topluyorum. Sevgi, saygı ve hoşgörü...
Ama bu bir çok insanın yaptığı gibi lafta kalan, sahte, suni, samimiyetsiz,
yüreksiz, gerçeksiz bir sevgi, saygı ve hoşgörü değil. Günümüz insanları
bunun hep edebiyatını yapıyorlar. İş lafa gelince onların taş kesilen
kalplerinde sevginin,saygının, hoşgörünün zerresi görülmüyor. Bu geri
zekalılar kimi kandırdıklarını sanıyorlar. En büyük Türk hikayecisi Sait
Faik Abasıyanık bir hikayesinde şöyle der: "Her şey bir insanı sevmekle
başlar." Önemli olan o bir insanda başlayan sevginin denize atılan bir taşın
dalga dalga büyümesi gibi yeryüzündeki tek istisna olmadan bütün insanlara,
bütün hayvanlara, bütün bitkilere, bütün eşya ve cemadata ulaşabilmesidir.
Sevgi var oluşun, yaratılışın en büyük sırrıdır. İnsan sevdiği ve sevildiği
sürece vardır, yaşıyordur. Hem de renk ve ışık içinde yaşıyordur. Şair Bedri
Rahmi Eyüboğlu, "İnsan alemde insanları sevdiği müddetçe yaşar."diyor.
Sevmeden sevilmeden yaşayan insanların, yaşayan bir ölüden ne farkları
vardır. Sevgiyle bakır altınlaşır, sevgiyle geceler nurla dolar, sevgiyle
etrafımızı hep melekler sarar. Rahatça "nerede sevgi, orada Allah"
diyebiliriz. Sevgisiz geçen bir ömür nafiledir. Böyle bir yaşantıyla insan
en büyük zararı kendisine verir. Seviyoruz seviliyoruz güzelliğimiz bu
yüzden diyen insanlar ne mutlu, ne güzel, ne hoş insanlardır. İnsanoğlu
hayatta yalnız sevdiği ve sevildiği zaman tekamül edebilir. "Sevmek devam
eden en güzel huyum" diyebilenler ne mübarek insanlardır. Çevrenize dikkat
edin nerede sıkıntılı, rahatsız, bunalımlı, kompleksli insanlar görürseniz
bilin ki onların hepsi sevgi susuzluğu içindedirler. Sevilmemenin ıstırabını
yaşıyorlardır. Zahiri hiçbir şey onlardaki bu ıstırabı dindiremez. Onlar
ruhen de tekamül edemezler. Belki zengin olurlar, belki makam mevki sahibi
olurlar ama asla olgun, kamil bir insan olamazlar.
Sevgiden sonra saygı gelir. Sevgi ile saygı at başı giderlerse o sevgi
ebediyen devam eder. Saygının olmadığı bir sevgi kendini ve başkalarını
kandırmaktan başka bir işe yaramaz. saygının temelinde edep vardır, incelik
vardır, zarafet vardır, kibarlık ve asalet vardır. Saygısız sevgiler bir
kinden, bir aldatmacadan, bir hicaptan başka bir şey değildirler. Madem ki
her zerrede zikreden Allah'tır diyoruz o halde kainattaki bütün mevcudata,
insan, hayvan, bitki, eşyaya saygı göstermeye mecburuz. Kalplerinde saygı
olmayan insanlar kendi zamanının firavunu olmaktan bir adım öteye
geçemezler. Geçen gün oturmuş masada kitabımı okuyordum. Birden telefon
çaldı, yetişeyim derken aceleyle kalkmak istedim, ayağım masanın bacağına
çarptı. Çok üzülmüştüm. Telefon konuşması bittikten sonra masanın bacağına
gittim, onu öptüm, onu okşadım ve özür diledim. Eminim bu satırları okurken
gülecekler çıkacak. Varsın gülsünler. Ben onlara bir noktayı hatırlatmak
isterim. Biz ilkokulda okurken "cisimler canlı ve cansız olmak üzere ikiye
ayrılır" şeklinde öğretmişlerdi. Biz ilkokul beşteyken atom parçalandı, atom
bombası yapıldı, Hiroşima ve Nagazaki'ye atıldı. Japonya çökertildi. O zaman
anlaşıldı ki cansız cisim diye bir şey yokmuş. Her atomun içinde nötron,
proton ve elektronlar Mevlevi dervişleri gibi fırıl fırıl dönüyorlar. Yunus
Emre bir şiirinde "Hiç kimse bilmez bizi biz ne işin içindeyiz." diyor.
İnsan kainatın en büyük sırrıdır. Hiç kimse Hz. Muhammed' e gelinceye kadar
bu sırrı çözemedi. Bu sır, insanlık tarihi boyunca dinin, bilimin,
felsefenin,güzel sanatların meşguliyet alanında çözülmeye çalışıldı. Ama hep
bir bilinmeyenden başka bir bilinmeyene doğru yol alındı. O sırrı çözdük
sananlar hüsrana uğradılar. Ne zaman kainatın Efendisi geldi dünyanın gidişi
zulmetten nura döndü. Bakın şu dünyanın haline: savaşlar, kavgalar, sonu
gelmeyen tartışmalar, ithamlar, terörler, biri bitmeden biri çıkan nice
olaylar. İnsanlık alemini bu çirkin, bu kirli, bu tehlikeli gidişattan ancak
ve ancak Resulullah Efendimiz kurtarabilir. Ama ne yazık ki, günümüzde
gerçek manada sade İslam'ın dışındakilerin değil, İslam'a dahil olanların da
o nurlu yoldan ne kadar uzak oldukları ortada.
Sevgi ve saygıyı tamamlayan üçüncü unsur hoşgörüdür. Hoşgörü olmadan ne
sevgi olur ne saygı. Ancak bu üç unsur el ele verdiği zaman bütün kainat
pırıl pırıl aydınlık bir nura dönüşecektir.
2) Muhammedi ahlak bir insanın sevgiyle, saygıyla ve hoşgörüyle
yeryüzündeki bütün insanları, bütün hayvanları, bütün bitkileri, bütün
cemadatı kucaklamasıdır. Ancak bu kucaklamayla insan insan olduğunun farkına
varabilir. Ancak bu kucaklamayla insan huzurun, mutluluğun, güzelliğin ve
yaşama sevincinin doruğuna varabilir. Muhammedi ahlakın olmadığı yerde her
şey yarımdır, noksandır. Sıkıntı, bunalım ve zulmetle doludur. Ancak o nuru
Muhammedi ile karanlıklar aydınlığa kavuşabilir.
3)Mana büyükleri. Çünkü yalnız onlar kainata tevhid açısından baktılar.
Yalnız onlar sevginin, saygının ve hoşgörünün güzelliğini yaşadılar. O
güzeller, o nurdan heykeller sade sözle, yazıyla değil, bizzat yaşayarak,
bizzat olayların içinde kavrularak zulmeti nura çevirdiler. Yalnız onlar
Muhammedi aşkın elle tutulan, gözle görülen somut örnekleri idiler.
4) Tür edebiyatında en çok sevdiğim şair önce Yunus Emre; sonra Necip
Fazıl Kısakürek, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı
Tarancı, Kemalettin Kamu, Ahmet Kutsi Tecer ve Behçet Necatigil'dir. Bu
şairlerin şiirlerini çok seviyor ve onları mütemadiyen okuyorum.
Güzelliklerine doyamıyorum.
5) Bir gün çalıştığım iş yerine televizyon müdürlerinden bir zat geldi.
Benimle televizyonda konuşmalar yapmak istediğini söyledi. Bu o güne kadar
hiç düşünmediğim bir husustu. Kabul etmedim. "Ben zaten televizyonları hiç
sevmem. Orada konuşmakta hiç aklıma gelmeyen bir şey." dedim. Televizyon
müdürü kabul etmedi, ısrar etti ve bir teklif getirdi, "Önce bir deneme
konuşması yapın eğer beğenmezseniz, onaylamazsanız o konuşmayı iptal eder,
yayınlamayız." dedi. Bir süre sonra bir televizyon konuşması yaptım ve
yayınlandı. Konuşma tahminimin üstünde, hiç beklemediğim, olağanüstü bir
şekilde karşılandı. Yolda giderken, çarşıda pazarda alışveriş yaparken,
lokantada yemek yerken, mektupla, telefonla pek çok insan konuşmayı çok
sevdiklerini çok beğendiklerini söylediler ve devamını istediler. Olay bu
şekilde gelişti. O konuşmalarla pek çok dost kazandım. Bunların bazıları o
kadar sıcak, samimi ve candan dostluklardı ki akraba ilişkilerinin çok
üzerine çıkıyorlardı. Allah onlardan razı olsun. Onlara ne kadar teşekkür
etsem yine azdır. Allah beni o güzel insanların ilgisine, sevgisine layık
eder inşallah.
6)Efendim, Rana Hanım benim 44 yıllık eşimdi. Danıştay savcılığından
emekli oldu. Bana göre insanüstü bir insandı. Zaman zaman düşünürdüm acaba
Rana insan kılığına girmiş bir melek mi diye. O kadar asil, kibar,
hanımefendi bir insandı ki 44 yıllık evliliğimiz süresince ne bir küfür, ne
bir argo kelime, ne bir kaba söz çıkmadı. Hayatın her anında son derece
ölçülü ve dengeliydi. Son nefesine kadar da o inanılmaz ölçü, ahenk ve uyum
hep devam etti. Onu insanlık kültür tarihinde Peygamber Efendimizin eşi Hz.
Hatice validemize benzetirdim. Onu ilk günden itibaren çok, pek çok, deliler
gibi sevdim. O hep benim için Allah'ın eşi bulunmaz bir hediyesiydi. O
yeryüzünde Allah'ın bir nur tecellisi idi. Hakk'a göçtüğü gün Rana'nın
yanında kendim içinde bir yer ayırttım. Her gün dua ediyorum "Allah'ım"
diyorum "önce Rana'nın yanına gömülmeyi nasip eyle, sonra da mana aleminde
hep onunla beraber olalım." Burada yine Resul'ümüzün bir Hadis-i beni
umutlandırıyor, içimi ışıkla dolduruyor. Kainatın efendisi " Bu alemde
birbirini çok sevenler, mana aleminde de beraber olacaklardır." buyuruyor.
İnşallah sizler de dua edin Allah bu güzelliği, bu mutluluğu bize nasip
etsin. Rana 44 yıllık hayatımızda bir kere bana abdestsiz çorba pişirmedi.
Bir kere beni kıracak, üzecek, incitecek bir sözde bulunmadı. Ondan hayatı
boyunca hep edep, incelik, zarafet tecelli etti. Hayatı boyunca bir kere bir
tabak, bir bardak, bir fincan kırmadı. Her tuttuğunu besmele ile tutar, her
bıraktığını besmele ile bırakırdı. Çalıştığı zaman namazlarını günü gününe
kılardı. 18 yaşından itibaren ülsere yakalandığı halde Ramazan ayında bir
kerecik olsun orucunu bırakmadı. Rana çok güzel yazı yazardı, şiir yazardı,
resim yapardı. Ölümünden önce yazdığı günlükleri "Günlüğümden" isimli bir
kitapta toplamıştı. Ben hayat boyu Rana kadar güzel yemek yapan ikinci bir
insan tanımadım. Salatayı bile o kadar özenle, dikkatle hazırlardı ki bazen
sofraya oturur dakikalarca yemeye kıyamazdım. Çünkü o bir salata değil bir
sanat eseriydi. Bende yaşadığımız sürece elimden geldiği kadar, gücümün
yettiği kadar ona sevgi, saygı ve ilgi gösterdim. Yapamadıklarım içinde onun
ruhundan özür diliyor, Allah'tan mağfiret bekliyorum. Bir ömür boyu Allah ve
Peygamber aşkı ile yaşayan bu mübarek insanın asil ve temiz ruhunu sizlerde
Fatiha'larla, Yasin'lerle, Hatim'lerle şad ederseniz beni çok mutlu etmiş
olursunuz.
Sabri Tandoğan


OKUYUCUNUN MEKTUBA CEVABI
---------------------------------


EFENDİM RÖPORTAJI ALDIM...GAYET MEMNUN OLDUM..SİTENİZDEKİ RESİM GÖRÜNTÜLERİ
İLE YAYINLAYACAĞIM.ALLAH'A EMANET OLUNUZ...
ADEM


Sayın Sabri Tandoğan Efendi Hz'nin cevaben yazdıkları :
----------------------------------------------------------------------

Sayın Adem Birinci,
Yıllar sonra da olsa beni hatırlamış olmanızın heyecanı ve mutluluğu içinde
size en içten duygu, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Allah, hayırlı çalışmalarınızda yardımcınız olsun. Bugün ülkemiz insanları çeşitli sıkıntılar bunalımlar, açmazlar içinde. Onlara uzanacak sevgi dolu, saygı dolu, edep ve incelik dolu bir el nice gönüllerde bahar rüzgarları estirecek. Onlara varoluşun çılgın heyecanını ve sevincini tattıracak. Bütün
bu güzellikler için sizlere teşekkürler, sevgiler, saygılar...
Sabri Tandoğan
Aziz Ruhlarına Fatihalarla.

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]