Sizden Gelenler

 

subHeader_l

Konu : Bazı Kur'an Ayetleri üzerine Sabri Baba ile sohbet.
Gönderen : Siteden
Tarih : 22.02.2021 22:51:34


.
SABRİ BABA İLE BAZI KUR'AN AYETLERİ ÜZERİNE SOHBETLER
İNŞİRAH SÛRESİ

− Efendim, İnşirah Sûresi’nin 7. Âyetini yorumlar mısınız, “Bir işi bitirince, başka bir iş için kalk” mealindeki. Burada iki iş arasında bir zaman bırakılmadan hemen yeni çalışmaya geçilmesine işaret ediliyor şeklinde anlıyoruz.

Sabri Baba:

-Birincisi Resulullah Efendimiz, “Allah’ım Beni bir an, bir andan da kısa bir zaman nefsime bırakma” buyuruyor. Bu Hadisle birlikte düşünmek gerekiyor. Şeytan, her an insanı şaşırtmak için bekliyor. O iş aralarında kalan zamanda da eğer insan boş kalırsa araya şeytan karışabiliyor.
İkinci olarak, iki iş arasında kalan zaman çok kıymetli oluyor. Bu zaman dilimi iyi değerlendirilirse daha verimli sonuçlar alınıyor. Meselâ ben bugün Türkiye’nin her konuda kendini yetiştirmiş nadir insanlarından birisiyim. Edebiyat, resim, müzik, felsefe... sanatın çeşitli kollarında o alanın kendini en iyi yetiştirmiş kişileriyle oturup rahatlıkla konuşup, tartışabilirim. Bütün bunları gençliğimden beri zamanı çok iyi değerlen­dirmeme borçluyum.

− Efendim, meselâ şunu farkediyorum bazan, bazı işleri tamamlamak için ancak az bir süre varsa, o iş o sürede ye­tiştirilebiliyor. Ama zaman bolsa, aynı iş, o bol zamana yayılarak yapılıyor. İşler sıkışık değilse iki iş arasında dinleneyim derken zaman bir işe yaramadan boşa geçiyor. Eğer bu hususa dikkat eder, başka bir işe hemen başlayabilirse insan, umduğundan çok daha fazla işi tamamlayabiliyor kısa sürede.

− Öyle yavrum. Zaman içinde zaman, mekân içinde mekân olduğunu da unutmamak lâzım. Bir gün, bir velî zatın soh­betinde idik. Bir gurup az bir zaman sonra bir vasıtaya ye­tişeceklerini söyleyip kalkmak için izin istediler. O zat, “Efendim, biraz daha oturun” diye rica etti. Onlar da sohbete devam ettiler. Bir hayli zaman sonra müsaade edildi, kalktılar. Binmeleri gereken vasıtaya da yetişmişlerdi.

− Mekân içinde mekânı nasıl açıklamak lâzım?

− Yavrum bazı evler görüyorsun, onca insan yaşadığı halde içeride çok ferah bir hava oluyor. Sanki ev çok genişmiş gibi geliyor insana. Mânevi olarak bu da mümkün.

Üçüncü olarak da insan sürekli aynı işle meşgul olduğunda bıkabilir, yorulabilir. O nedenle bir işten yorulduğunda boş kalarak dinlenmek yerine hemen bir başka işe geçilirse, bu hem insanı daha çok dinlendirir, hem de ortaya yeni sonuçlar çıkar. Meselâ rahmetli annem ev işlerinden yorulduğu zaman ka­nepeye uzanır, eline bir kitap alır, okurdu. Einstein da meselâ bilimsel çalışmalarından yorulunca piyanosunun başına geçer, bir süre çaldıktan sonra dinlenmiş olarak yeniden çalışmalarına dönermiş.

KEHF SÛRESİ

− Efendim, müsaadenizle Kehf Sûresi’nden bazı Âyetler üzerinde konuşabilir miyiz?

− Buyur yavrum.

(Hz. Musa (A.S) ile Hızır (A.S)’ın yolculuğu sırasında ya­şanan ilginç olayların işlendiği Âyetleri ilgili sayfalardan oku­yoruz... Musa (A.S) kendisine bir açıklama yapılıncaya kadar hiçbir şey sormayacağına dair söz vermesine rağmen ya­şadıkları çok ilginç olaylar ve Hızır (A.S)’ın davranışları üzerine dayanamayarak sebeplerini sormak lüzumu duyuyor)

− Efendim, öncelikle şunu soralım: Burada Musa (A.S) bir Peygamber. Hızır (A.S) ise bazı rivayetlere göre bir Peygamber, bazılarına göre ise değil. Bu durumda Musa (A.S)’ın Hızır (A.S)’ın yaptığı işlere akıl erdirememesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Peki neden bu Âyetlerden bu şekilde bir anlam çıkıyor?

− Yavrum, Musa (A.S) bir Peygamberdi. Velîler bile birçok şeyi bilebiliyorken O istese Hızır (A.S)’ı on kere okutabilirdi. Ama O’nun bu şekilde davranması insanların içindeki itiraz duygusuna bir işaret. Her insanda bu duygu bir parça oluyor. Nefsten ileri gelen bir durum.
− “Ben Sana bahsetmedikçe bana hiçbir şey hakkında sorma.” şeklinde söylüyor Hızır (A.S). Mânevi konularda ta­lebenin -hocasının gönlüne düşüp cevabı kendiliğinden verene kadar- beklemesi gerektiği sonucunu çıkarabilir miyiz bu Âyet­ten?

− Yavrum, meselâ bir ilkokul talebesi olsa, matematiği çok sevdiği için hocasına bana yüksek matematik öğret dese, bu ne kadar doğru olur? Meselâ Avrupa’da ünlü terzilerin atölyelerinde işe ilk başlayanlara öyle hemen pantolon dik filân demezler. Ona önce uzun süre teğel yaptırırlar. Aksi halde ortaya güzel bir sonuç çıkabilir mi? Her şeyin bir zamanı var...

− Bu mânevi konular için mi böyle sadece; bir talepte bulunmama konusu?

− Hayır, aslında bütün konular için bu geçerli.

− Efendim, Âyetlere göre Musa (A.S) yanına bir hizmetlisini alarak yola çıkıyor. Bir ilim -ki bu muhtemelen İlm-i Ledün- öğrenmek, onu kendilerine öğretecek birini bulmak niyeti ile yola çıkıyorlar. Yanlarına da pişmiş balık alıyorlar. Niyetleri iki de­nizin birleştiği yere ulaşmak. Bu ilmi öğretebilecek kimseye orada rastlayacakları ilham olunuyor ve yola koyuluyorlar. O yere gelince -ki aradıkları yere geldiklerinin önce farkında değiller- bir müddet uykuya dalıyorlar ve o arada balık her nasılsa canlanıp, denize kayarak kayboluyor. Sonra uyanıp yola devam ettiklerinde bir süre sonra acıkıyorlar. Musa (A.S) arka­daşından çantalarındaki balığı çıkarmasını istiyor. Ancak ar­kadaşı konakladıkları yerde balığın canlandığını, kendini suya atarak kaybolmuş olduğunu söyleyince Musa (A.S) “İşte,” diyor, “aradığımız yer orasıydı.” Hemen o yere geri dönmek üzere yola koyuluyorlar ve orada Ledün ilmine vâkıf olan Hızır (A.S) ile karşılaşıyorlar hakikaten de...

Efendim, bu noktada önce şunu soralım: Musa (A.S) balığın canlanıp suya dalma hadisesini -ki olağanüstü bir olay- derhal bir işaret olarak kabul ediyor. Ve “iki denizin birleştiği yer” olduğu ifade edilen o yere geri dönüyor. Bunları da inşallah soralım, ancak önce şunu sorayım: İnsanlar da yaşadıkları ilginç olaylar ve durumları bir işaret olarak kabul etmeli midir? Bunlar bizim için bir dönüm noktası olacak hadisleri mi gösterir?

− Öyle yavrum. Meselâ sana bir örnek vereyim:

Genç bir lise talebesiydim. Ankara’ya oğlu bir üniversitede profesör olan Ermenekli Mehmet Ağa gelmişti. Çok tatlı sohbetleri olurdu. O gün onu dinlemeye gitmiştim. Sohbetten sonra bana “Yeğen,” dedi, “gel seni de giderken Ermenek’e götüreyim, orada gezer, dinlenirsin.” Ben de bunu anneme söyledim. Annem izin verdi, “Tabi oğlum, git.” dedi. “Hem ba­banın memleketi, hem de orada bir kasaba hayatı bulacaksın. Senin için büyük bir tecrübe olur.” Mehmet Ağa ile yola çıktık. Beni amcamın evine bıraktı. Giderken yanımda bir valiz dolusu kitap götürmüştüm. Ermenek’te Süfas Camii vardı. Orada kaldığım günlerde serin avlusuna gider, orada bir ağacın altında oturur, kitap okurdum. Bir gün baktım uzaktan bir zat geliyor. Üzerine lacivert şalvarımsı bir pantolon, üzerine uzunca par­desüvâri aynı renkte ceket ve içinde bembeyaz kar gibi bir içlik... Sonra geldi, avluda abdest aldı, sonra çok büyük bir edep ve vakarla camiye girdi. Çok dikkatimi çekmişti. Oradakilere sordum, “Bu zat kimdir?” dedim. “Bu caminin imamı, Ömer Efendi Hoca” dediler. İşte onu gördüğüm an, benim için çok önemli bir zamandı... Bu zatla tanışmaya, onu yakından ta­nımaya karar verdim. Eee, bir cami hocası ile nasıl tanışılır? Tabii camiye gidip arkasında namaz kılarak. Benimse o güne kadar camiye gitmem ve namaz kılmam söz konusu olmamıştı. Hemen gittim, -bugün oğlu bir partinin başkanı olan- Numan Kurtulmuş’un hazırlamış olduğu meşhur “Namaza Başlıyorum” adlı kitabı satın aldım. O gece sabaha kadar bütün namaz dualarını ezberledim. Ertesi sabah da sabah namazını kılmak için erkenden camiye gittim. Meğer orada âdetmiş, imam efendinin arkasında hep o çevrenin yaşlıları, büyükleri saf tutarmış. Ben de tabi hiç bilmeden saf saf gittim Ömer Efendi Hoca’nın arkasında safa durdum. Namaz kılındı. Sonra Ömer Efendi Hoca elinde tespihiyle yüzünü cemaate döndü. Derin bir bakışla bana baktı, gülümsedi... İşte onunla göz göze geldiğimiz o an muhteşem bir andı. İnsanlığın yıldızının parladığı anlar derler ya, işte öyle. O ânın güzelliğini tarif edemem...

(Burada Sayın Büyüğümüzün dudakları bükülüyor, başını eğip bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor... Biz de onunla birlikte duygulanıyoruz... Sonra devam ediyor…)

İşte yavrum, meselâ o an benim için bir dönüm noktası idi. Ömer Efendi Hoca’ya daha sonra kafamda cevap bekleyen bütün sorularımı sordum. Onun cevapları hayatım boyunca bana rehber oldu, ışık tuttu. Sanki elime her kapıyı açan bir anahtar vermişti… Yıllarca onun bana verdiği cevapları dü­şündüm, hayatıma onlarla yön verdim, beni derinden etki­lemişti...

− Efendim, Musa (A.S)’ın balığın canlandığı yeri bir işaret kabul etmesi ve amacına ulaşma yolunda başlangıç noktası sayması gibi, siz de Ömer Efendi Hoca ile tanışmanızı birçok konuda milat olarak almışsınız.

− Evet yavrum. Tabi bunun için çok dikkatli ve her an uyanık olmak lâzım.

Meselâ Hz. Hatice Annemiz gelmiş geçmiş dünya ka­dınlarının en büyüğüdür. Peygamber Efendimizin muhteşem ahlâkını o günkü şartlarda farkederek kendisinden onbeş yaş küçük olmasına rağmen evlenme teklif ediyor. Peygamberlik geldiğinde de en ufak bir şüpheye düşmeden hürmetle elini öperek, O’na ilk inanan kimse, ilk inanan kadın olma şerefine eriyor. Başkası olsa “bırak bu sözleri... ne vahyi... çok yo­rulmuşsun, biraz dinlen” filân derdi. Ama o insanlık tarihine geçecek muhteşem bir tavır ortaya koydu. İşte bu da insanlık tarihinin yıldızının yükseldiği anlardan birisidir.

− Efendim, bazı kimseler diyorlar ki, biz kendimizi olaylara bıraksak, gerçekleşecek olan şeyler zamanı geldiğinde vuku bulur. Oysa bu kritik zamanların farkına varabilmek için insanın da çaba göstermesi gerekmez mi?

− Yavrum, meselâ Newton’a kadar kimse elma niye yere düşüyor diye düşünmemişti. Ama o bir ağacın altında otururken yere düşen elma üzerinde tefekkür etti. Neden düştüğü üze­rinde fikir yürütmeye çalıştı ve yerçekimi kanununu buldu. O da ötekiler gibi “canım tabi düşecek, ne var bunda” deseydi, bu mümkün olur muydu? Biz hayat olayları karşısında her an tefekkür halinde olacağız.

Meselâ bazı kitapları okurken de bazı cümleler karşısına çıkar ve insanı derinden etkiler. Bu an da o kimse için yıldızının yükseldiği anlardandır.

− Efendim, böyle bir ânın ortaya çıkış zamanı da insanı düşündürmelidir
değil mi?

− Hiç şüphen olmasın.

− Efendim, Musa (A.S) ve arkadaşının yolculuklarına çıkarken yanlarına “pişmiş balık” almaları, bu balığın daha sonra “iki denizin birleştiği yer”de canlanıp denizde kaybolması ve onların da bu olayın geçtiği mekânı, aradıkları ilme ula­şacakları yerin ve o ilmi kendilerine öğretecek kimsenin bir işareti kabul etmeleri neleri remzediyor?

− Yavrum, burada pişmiş balık insanın tecrübe ve bilgilerini gösteriyor. Deniz ise bütün bir hayata işaret. Balığın canlanıp denize karışması, öğrenilen bilgilerin hayata uygulanması, ya­şantıya geçirilmesi gerektiğinin işareti. Yoksa uygulanmayan, yaşanmayan bir bilgi ne ifade eder? Pişmiş balığın iki denizin birleştiği yerde denize karışması ise, bu yaşantının tevhidî olması gerektiğini anlatıyor. Maddî ilimler ile mânevi ilimleri, kadın ile erkeği, bu dünya ile öteki dünyayı ayırmayan bir tevhidî bakış... Yani “iki denizin birleştiği yer” madde ile mâ­nânın bu yolculukta birlikte yaşanması gerektiğine işaret ediyor.

− Efendim, olayı bir başka açıdan ele alacak olursak, bizim ülkemiz de çok özel bir coğrafî konumda bulunuyor. Asya ile Avrupa’nın birleştiği bir noktada. Avrupa’nın pozitif ilimlerde, Asya’nın ise daha ziyade mânevi konularda daha ileri olduğunu ve bir anlamda madde ile mânâyı temsil ettiklerini düşünürsek, bizim ülkemizin de büyük mânevi büyüklerin ve süreçlerin ortaya çıkacağı merkez olduğunu ve bundan sonraki süreçte de böyle bir misyon üstleneceğini düşünebilir miyiz?

− Düşünebiliriz yavrum. Bu coğrafyada hem madde hem de mânâyı lâyıkıyla yaşayan Anadolu insanlarının arasından böyle bir süreçte görev üstlenecek kimseler çıkacaktır.

− Efendim, siz Gönül Sohbetleri sitenizde insanı ilgilendiren her konuya açık olduğunuzu belirtiyorsunuz ve sorulacak soruların veya paylaşılacak bilgilerin hem maddî hem de mânevi hayatı içine almasına önem veriyorsunuz. Sadece mânevi konular değil, bu dünya hayatını ilgilendiren her konu sitede yer alıyor. Bu sitede herkes diğerlerinin hayat tecrü­belerinden faydalanma imkânı buluyor, gerek yeni, gerekse eski tarihli yazıları okuyup üzerlerinde düşünerek. Daha önceki bir sohbetinizde balığın yüzmeyi ancak denizin içinde öğrene­bileceğini, her tür ilimlerin de yaşanarak, hayatın içinde öğ­renilebileceğini belirtmiştiniz. Bu durumda sizin rehberliğinizdeki “Gönül Sohbetleri” sitesi için, hayatın her alanında kendini ye­tiştirme gayreti içinde olan gönül dostları adına “İki Denizin Birleştiği Yer” benzetmesi yapabilir miyiz?

(Sayın Büyüğümüz tebessüm ediyor…)

− Tabi yavrum, yapabiliriz.

− Efendim, bu kıssada olayların gerçek yüzünün, akla yatan ihtimalin çok ötesinde, hiç beklenmedik durumlar olarak ortaya çıktığını ve her defasında Hızır (A.S)’ın haklı çıktığını görü­yoruz. Bazen verdiğiniz cevaplar nedeniyle şaşıran, size alınan gönül dostları varsa eğer, onların bu durumu da buna ben­zetilebilir mi? Bir süre sonra o kimseler yaşayacakları olaylar zinciri içinde -er veya geç- size bir şekilde hak veriyorlardır.

− Evet yavrum. Çünkü olayların görünen yüzlerinin arka­sında bir de onların görünmeyen yüzleri vardır. Otuz sayfa fizik, kırk sayfa kimya kitabı ile her şeyi açıklayacaklarını sananlar yanılıyorlar. Fizik kurallarının geçerli olmadığı bir başka âlem de vardır. Musa (A.S) bir Peygamber olduğu, bütün ilimlere vâkıf olduğu halde, yine de -bizlere bir ibret olmak üzere- kendisine ilim öğretecek bir kimseyi aramak üzere yola çıkıyor. Biz ne kadar çok şey bilirsek bilelim, her konuda mânevi yardım çok önemli. Meselâ, Hz. Mevlânâ’yı irşad etmek üzere Şems Haz­retleri ta Tebriz’den yürüyerek geldi. Katettiği yolu bir düşün.... Mevlânâ’da bir istidat gördü, onu yetiştirmek istedi. Yoksa o gelinceye kadar Mevlânâ, her gün medreseye ders vermeye giden, oradan da evine gelen bir öğretim üyesiydi.

− Efendim, peki Şems Hazretleri, talebesinin bu istidadını ta oralardan nasıl görmüş, sezmişti?

− Yavrum, yanındaki talebenin istidadını farketmek her kişinin işi, uzaklardakinin istidadını sezmek ise er kişinin işi… Bu mânevi büyükler için hiç de zor değildir. Meselâ görevi icabı Alaska’da bulunan bir velî, yine bir nedenle Avustralya’da bulunan bir talebesinin sıkıntısını hissedebilir ve ona oradan yardım edebilir.

− Efendim, o halde buyurduğunuz gibi, bildiğimiz fizik ka­nunlarının çalışmadığı, kendine has kanunları olan fizik ötesi bir başka âlem var. Biz ise her şeyi bilim adına ezbere birkaç kurala göre izah etmeye kalkışıyoruz.

− Öyle yavrum.

− Efendim, peki halk arasında Hızır-İlyas olarak Hızır (A.S)’dan ve İlyas (A.S)’dan birlikte bahsediliyor. Her ikisi de aynı şekilde mi görevli?

− İşbirliği içinde yardım ediyorlar yavrum. Birisi karada, diğeri denizde darda kalanlara yardım ediyor.

− Peki Efendim, bir kimse Hızır (A.S)’la karşılaştığını bilebilir mi? Onun belli birtakım işaretleri var mıdır?

− Hayır yavrum, Hızır (A.S) herkese farklı bir kimlik ve durumda gözükür.

Meselâ ben yalnız bir insanım... (Sayın Büyüğümüz biraz durup ekliyor: ...) Zâhiren tabi... Rânâ Hakk’a göçtüğü zaman hiçbir akrabam beni arayıp başın sağolsun bile demedi. Ne anne, ne baba, ne kardeş, ne akraba... Ama ne oldu? İşte Allah bana mânevi evlât olarak sizleri gönderdi. Sizin içinize benim için beslediğiniz bu sevgiyi kim koydu? Başkaları odasına artist resimleri asar ama ben çocukken odamın duvarlarına dergi­lerden kestiğim çocuk resimlerini yapıştırırdım. Çok severdim çocukları eskiden beri ama Allah bize çocuk vermedi. Bütün bunlara rağmen Rana’yı bırakıp, çocuk sahibi olmak için başka biriyle evlenmek aklımın ucundan bile geçmedi. Çünkü ben bekâr kalmayı kafama kesin olarak koyduğum bir zamanda karar vermiştim Rânâ ile evlenmeye. Niye çocuğumuz olmadı diye de hiç üzerinde durmadım. Ben mânevi konuları kur­calamam bilirsin.

− Evet Efendim…

Efendim, bir de farklı bir konuda soralım, Resulullah Efen­dimiz, “Her şeyin hayırlısı orta yolda olanıdır.” buyuruyorlar. Hatta ibadette bile aşırıyı tasvip etmiyorlar. Peki, bir insan için çok kıymetli bir özellik olan edep konusunda da bu böyle midir?

− Yavrum, bazı tip insanlar vardır, eğer onlara çok edepli davranılacak olursa, bunu karşı tarafı kırıp incitmek için kul­lanabilirler. Böyle insanlara karşı gereken tavrı takınmak lâzım. Ne buyuruyor Resulullah Efendimiz, “Kibirliye kibir etmek sa­dakadır.” Bunun gibi. Böyle insanlar genellikle kabalığın her türlüsüne daha önceden muhatap olmuş oluyorlar, ezilmiş olu­yorlar ve bunun intikamını çevrelerinde kendileri gibi olmayan insanlardan çıkarmak istiyorlar.
Tıp fakültesinde, psikiyatri bölümündeydik. Tedavi için ad­liyeden bir kız göndermişlerdi, önüne gelenle düşüp kalkı­yormuş. Yani öyle para için veya karşıdaki adamı beğendiği için filân da değil. Hocamız sordu, “Evlâdım, bu şekilde davranmanı nasıl açıklamak lâzım?” dedi. Kız da “Ben çocukken babamdan çok hakaretler gördüm. Şimdi ondan intikam almak için böyle yapıyorum. Benim her beraberliğimde o bir kez daha üzülsün istiyorum.” dedi.

(Bu esnada gökyüzünde kümelenmiş ilginç bir bulut kümesi dikkatimizi çekiyor. Kanatlanıp uçmaya hazırlanan bir şahini andırıyor bu bulut kümesi… Soruyoruz…)

− Efendim, gökyüzündeki bulutların aldığı şekiller de bir anlam taşırlar mı?

(Sayın Büyüğümüz başını kaldırıp bulutları hayranlıkla izliyor…)

− Taşırlar tabi.

(Sohbetimizin bu noktasından sonra güneş yavaş yavaş çekiliyor. Kızıl bir top halinde ufuk çizgisi üzerine kadar inerken arkasında serin akşam saatlerinin güzelliğini bırakıyor… Biz de Sayın Büyüğümüzle aynı Sûre ile ilgili sohbetimizi inşallah başka bir zamanda sürdürmek niyeti ile tamamlıyoruz.)

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]