Yazıları

 

subHeader_l

  Gönül Sohbetleri                                                                                                Sabri Tandoğan

 

HAYRET MAKAMI
Eklenme Tarihi : 5.08.2005 18:00:41



     Bugünlerde günün muhtelif saatlerinde aklıma sık sık Yunus Emre’nin “Cümle yerde Hak nazır , göz gerektir göresi” mısraları geliyor. Allah öyle güzel öyle muhteşem bir dünya yaratmış ki Kur’an-ı Kerim’deki “Ne yana bakarsan bak Allah’ın vechi oradadır”ayetini ürpererek hatırlamamak mümkün mü. Her zerrede ayrı bir ihtişam ayrı bir güzellik. Bazen gözle çok zor görülen, bazen gözle bile görülemeyen küçük, çok küçük bir canlıda yaratılış mucizesini görmek insanı ürpertiyor. O ufacık canlı görüyor, işitiyor, hazmediyor aldığı gıdanın işe yaramayan kısmını posa olarak dışarı çıkarıyor. Hareket ediyor, koku alıyor, aklediyor. Aman Yarabbi insanın hayretten hayrete düşmemesi imkanı var mı? Mikrokozmozdan makrokozmoza uzanan akıl almaz güzellikte bir kainat. Kur’an-ı Kerim’deki “Düşünenler için ibretler vardır” ayeti ne kadar anlamlı. Yunus’un “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” mısraı beni zaman zaman düşündürüyor, hayretler içinde bırakıyor, bazen ağlatıyor. Hayret makamı ne güzel, ne yüce bir makam. Namazdan sonra tesbih çekerken “Süphanallah” diyoruz. Bunun bir hayret makamı olduğunun farkında mıyız? Acaba hayatında bir kere olsun bir yaz gecesi yıldızlara bakarak ürpermeyen, huşu içinde kalmayan, ağlamayan bir insan olabilir mi? Fazıl Hüsnü Dağlarca ne güzel söylemiş;



          “Geceler geceler içindesin,

          Anlaşılmaz gecelerin teki,

          Kimi aşk diyor kimi ölüm bu ne ki ”



     Bir kar yağıyor, milyarlarca kar tanesi yere düşüyor. Fizik bilginleri bu kar tanelerini özel lamlara almışlar. Özel fotoğraf makineleri ile fotoğrafını çekmişler. Aman Yarabbi birbirine benzeyen iki kar tanesi şimdiye kadar tespit edilememiş. Her zerrede Vahdaniyetin ayrı tecellisi. İmza atmasını bilmeyen insanların parmak izleri alınır. Parmak izi, bazıları güler ama bilmedikleri için hukuk yönünden çok değerlidir. Çünkü bugüne kadar parmak izleri birbirine benzeyen iki insan yaratılmamış. İmzanın taklidi olur ama parmak izinin olmaz. Hangi konuyu ele alırsanız alın karşımıza Kur’an-ı Kerim’deki “Allah,her an yeni bir şe’n üzeredir.” Ayeti kerimesi çıkıyor.



          “Deli eder insanı bu dünya

          Bu gece, bu yıldızlar, bu koku

          Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç”



     Bu çıldırtıcı güzellikteki dünya karşısında bazen ürpererek bazen ağlayarak bazen düşünüp hissederek hayran olmak varken günümüz insanın içine düştüğü çukur ne kadar üzücü. Sıkıntılar, bunalımlar, stresler, kavgalar, münakaşalar, kalp kırmalar, küskünlükler, dargınlıklar, kırgınlıklar, ne oluyoruz Efendiler nereye gidiyoruz? Kimin malını kimden kıskanıyoruz? Kime darılıyoruz? Hiç düşündük mü? Şu yaşadığımız hayatın gelip geçici bir misafirhane olduğunu acaba akledebiliyor muyuz? Sorarım sizlere insanın bu hayatta benimdir bana aittir diyebileceği nesi var? Hepimiz misafiriz, hepimiz bir emanetçiden başka bir şey değiliz. Paramız, pulumuz, yatımız, katımız, mevki, makam, rütbemiz hepsi ama hepsi gelip geçici bir emanet. Eski İstanbul terbiyesinde “benim, bana ait” kelimelerini kullanmak cehaletin,görgüsüzlüğün,ilkelliğin bir ifadesi olarak kabul edilirmiş. Mesela bir köşkün, bir yalının önünden geçerlerken sorarlarmış; “Efendim; bu köşk sizin mi , bu yalı size mi ait?” Adam cevap verirmiş “Estağfurullah Efendim. Şimdilik, emaneten oturuyoruz”. Geçen ay İstanbul’daydım. Bir operasyon geçirdim. Hastanede pansumanımı yaptırmış dönüyordum. Taksi şoförü bir köşkün önünden geçerken “Efendim, dedi Sakıp Sabancı’nı Atlı köşkü”. Ürpererek baktım. Köşk yerinde duruyordu. At heykeli köşkün bahçesinde ama merhum Sakıp Sabancı gitmişti. Neden bilmiyorum bu olay beni günlerce düşündürdü. Aslında hepimiz emanetçi olduğumuzun bilincinde olsak herhalde hayat, yaşamak, var oluş bugünkünden farklı olur. Bir ihtiras ki gözleri bürümüş gönülleri sarmış para ve mal. Öyleleri var ki onlara Uhud Dağı kadar para döviz ve altın verseniz gözleri yine doymaz. Halbuki büyük Yunus ne güzel söylemiş,



          “Mal sahibi, mülk sahibi,

          Hani bunun ilk sahibi,

          Mal da yalan mülk de yalan,

          Var biraz da sen oyalan”

     Yarabbi Yunus’un bir tek mısraı çağımızın problemlerine ne güzel ışık tutuyor.

          “Bunca varlık var iken

          Gitmez gönül darlığı”



     Şehrin büyük caddelerini dolaşın. İnsanların yüz ifadelerine bakın. Sıkılmış yumruklar, kenetlenmiş dişler, alev saçan bakışlar. Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde “Adamlar korkunç anneciğim” diyordu.

     Gidin hepsini teker teker dinleyin. Hepsi nefsanilikten doğan, incir çekirdeğini doldurmayan minicik meseleler. Yunus boşuna söylememiş; “Seni deli eden şey yine sendedir sende” diye.

     Biz kendi içimizdeki sonsuz kainattan habersiz hep sebepleri dışarıda arıyoruz. Mısri Niyazi ne güzel özetlemiş;

          “Ben taşrada arar idim

          Ol can içinde can imiş”

      Ben Danıştay’da çalışırken bir odacı Hüsamettin Efendi vardı. Aldığı odacı maaşından başka on para geliri yoktu. Hüsamettin Efendi hayat boyu kimseden on para ödünç almadı. O maaşıyla beş nüfusa baktı. İki kızına üniversite tahsili yaptırdı. Hanımıyla beraber Hacca gidip geldi. Hiç bir zaman ağzından para pul kelimeleri çıkmadı. Şikayet etmedi. Sadece sabretti, şükretti, kanaat etti. Ortaya pırıl pırıl bir şahsiyet çıktı. Çocuklarını da gül gibi yetiştirdi.

     Ayaklarını yorganlarına göre uzatmayanlar hayatta hiçbir zaman mesut ve bahtiyar olamazlar. Bir öğrenebilsek sevgiyle bakırın altınlaştığını. Bir “Sevmek devam eden en güzel huyum” diyebilsek. Bir Yunus gibi “Aşk gelicek cümle eksikler biter” diyebilsek. Kafamızın içindeki neftsen doğan kavgalara bir son verebilsek. Nerde sevgi orda Allah diyebilsek. “Seviyoruz seviliyoruz güzelliğimiz bu yüzden” diyebilsek. O zaman huzur, mutluluk ve bütün kainat bize de altın ışıklarını serpecek. O zaman biz de;



           “ Ben Cihanın altın terazisine

           Ağırlığımca sevgi vermişim

          Ses edin uzak milletlerin gençleri

           Bütün antenlerimi germişim”



     diyebileceğiz. Allah bu güzellikleri cümlemize nasip etsin…

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]