Yazıları

 

subHeader_l

  Gönül Sohbetleri                                                                                                Sabri Tandoğan

 

MUHTEŞEM SENTEZ
Eklenme Tarihi : 16.03.2006 19:10:12

      Geçen gün Yukarı Ayrancı dolmuşuna bindim. Kızılay’a gidiyordum. Bir durak aşağıda bir yolcu bindi, yanımdaki boş yere oturdu, selam verdi hatır sordu. Baktım ilkokulda beraber okuduğumuz bir arkadaş. Bir süre eski günlerden bahsettikten sonra: “Biliyor musun Sabri” dedi. “ Hayat artık benim için bir yük oldu, yaşamak hiçbir heyecan vermiyor. Sabahleyin kalkıp kahvaltımı yapıp, gazeteme biraz baktıktan sonra ne yapacağımı bilemiyorum. Henüz ismini koyamadığım bir sıkıntı, bir bunalım içindeyim. Bu ruh halini yaşarken bazen hanımla istemeyerek de olsa aramızda sert münakaşalar geçiyor. O da benim gibi. Bunalım içinde arada birbirimize darıldığımız, kırıldığımız da oluyor. Günlerce birbirimize çocuklar gibi küs kalıyoruz. Sonra bunun çok saçma bir şey olduğunun farkına varıp, barışıyoruz. Bir süre sonra yeni dargınlıklar geliyor. İnanır mısın bazen yaşamak da istemiyorum.” Sohbet bu minval üzere devam etti. Kızılay’a gelince birbirimizden ayrıldık. Bu olayı uzun süre düşündüm. Bunalan, sıkılan yalnız benim ilkokul arkadaşım değildi. Bu insanlar yalnız Ankara’da, Türkiye’de yaşamıyorlardı. Bütün dünya bunlarla doluydu. Allah nasip etti birçok yerleri, adına uygar denilen birçok yerleri gezdim gördüm. O muhteşem binaların, bir boydan bir boya uzanan tertemiz yolların, o yolların üzerindeki pırıl pırıl arabaların, gözleri kamaştıran çarşıların, meydanların ortasındaki insanların da yüzü gülmüyordu. Adına stres diyorlardı, gerilim diyorlardı. Sosyolog Soroki’nin deyimi ile, bir bunalım çağının insanlarının yıkık, şaşkın, perişan ruh halleri diyorlardı. Ama ne hikmetse kimse meselenin köküne inmiyordu. Papa’yı ziyarete gidenler bile yanlarında hediye olarak ipek halıyla, vazo götürüyorlar ama Kur’an-ı Kerim’i, Hadis-i Şerifler’i, Sünneti Seniyye’yi anlatan eserleri götürmüyorlardı. Eğri oturalım doğru konuşalım, meseleleri açıkça, mertçe, yiğitçe ortaya koyalım. Bugün bütün dünya gerçek İslam’ı bekliyor. Onun susuzluğu içinde kıvranıyor. Bugünün insanları susadıkça tuz yalayan kimselere benziyorlar. Bir takım koca koca ciltler dolusu kitaplar yazılıyor. Radyolara, televizyonlara sığmayan konuşmalar yapılıyor ama hep lafta. Hep palavra, gürültü, kuru iddia. İslam’ı gerçekten yaşayan insanlar ortaya çıkmadıkça bu gürültüler hep devam edecek. Yıllardır söylüyorum. Bana on ayeti, on hadisi yaşayan bir insan gösterin gidip elini ayağını öpelim. Saygılarımızı sunalım.

      Önümüze bir dünya atlası açıp baktığımızda şunu görüyoruz. Bir tarafta Avrupa, bir tarafta Asya, ortasında muhteşem bir köprü gibi duran, mübarek Anadolu toprağı. İşte bütün mesele burada. Avrupa (Dünya’yı bir insan vücudu gibi düşünürsek) insanlığın beyni, Asya ise kalbi. Sağlıklı bir insan vücudunda hem beyin hem kalp görevini yaptığı sürece bir anlam ifade ediyor. Ya o, ya öbürü diyemeyiz. Burada tercih olmaz. İnsanın sağlıklı yaşayabilmesi için hem beyne, hem kalbe ihtiyacı var. Bugün görülen şu beyin ve kalp sentezinden uzak fertler, gruplar, ülkeler... Bir grup diyor ki: “Biz gönül adamıyız. Bizim madde ile, para ile, dünya ile ilgimiz yok.” Diğer grup diyor ki: “Madde her şeye hâkim. Manadan, ahiretten bize ne. Bunlar boş sözler, bırakalım bunları.” Sonuçta bakıyoruz iki taraf da avucunu yalıyor. Madde dediğimiz Allah’ın nurunun tekâsüf etmiş şekli, mana Allah’ın nurunun letafet halindeki görünümü. Bizler ya ruh, ya madde, ya öbür dünya diye direndiğimiz sürece hiçbir zaman huzuru, mutluluğu, adına yaşama sanatı denilen o cıvıl cıvıl sevinci bulamayacağız. Ne Avrupa’dan yetişen büyük bilim adamları, ne Asya’dan çıkan büyük gönül adamları din ile bilim, madde ile mana, dünya ile ahiret arasındaki o büyük, o güzel, o pırıl pırıl sentezi kuramadılar. Tek taraflı kaldılar. O tek taraflı kalış da insanlığı karamsarlığa, mutsuzluğa, huzursuzluğa götürdü. Tek ümit ışığı Anadolu’dan yetişecek gerçek aydınlarda. Onlar o Yunus’ların, Mevlana’ların, Erzurumlu İbrahim Hakkı’ların, Ankaralı Hacı Bayram Veli’lerin torunları işte bu sentezi kuracaklar. Hem Türk insanına, hem Dünya insanına huzuru, mutluluğu ve güzelliği yaşatacaklar.

      Bundan hiç şüphe etmiyorum. Çünkü gerek memleketimizin, gerek dünyanın, geleceği bu sentezde. Dünya ve ahiret, madde ve mana, din ile ilim ikileminden kurtulmadıkça hiç birimiz için ve hiçbir ülke için güzel günler gelmeyecek. İyi bilelim ki İslami tevhide yaklaştıkça huzuru bulacağız. Tevhitten uzaklaştıkça yokluğun, karamsarlığın uçurumlarında sürüneceğiz. İnsanlık kültür tarihinde sentezin en güzel örneğini Resulullah Efendimizde görüyoruz. Kâinatın Efendisine aşkla bağlananlar mutlu oldular, huzurlu oldular. Maddi ve manevi güzellikleri beraber yaşadılar. Muhammedi aşka ulaşmadıkça gerçekten mutlu olmamıza imkân ve ihtimal yok. İnsanın kafasında, gönlünde, iç dünyasında, ailesi içinde, iş hayatında, sosyal hayatında, ülkesinde ve bütün dünyada Resulullah’ın yolunda gidenler en güzel sentezi yaşayacaklar, var oluşun en güzel heyecanlarını duyacaklardır.

      Yeryüzündeki bütün insanların tek önderi, tek lideri, tek rehber edinecekleri şahıs Hz Muhammed’dir. O Yüce Peygamberin yolunda gidenler yeryüzündeki bütün insanları, bütün hayvanları, bütün bitkileri ve bütün cemadatı Muhammedi aşkın potasında birleştirerek dünyada da ahirette de memnun, mesut ve bahtiyar olacaklardır.

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]