Yazıları

 

subHeader_l

  Gönül Sohbetleri                                                                                                Sabri Tandoğan

 

YOKSULLUĞUN ÇEŞİTLİ YÖNLERİ
Eklenme Tarihi : 3.10.2007 10:44:49

Yoksullukla mücadelenin çeşitli yönleri var. Hayata baktığımızda birçok tavır alışlar görüyoruz. Bazı kimseler yoksullara yardım etmekten büyük bir haz ve memnuniyet duyuyorlar. Yardım ettikçe mutlulukları artıyor. Bazı kimseler önemli olan diyorlar, yardım etmek değil, yoksul insanları yardım istemeyecek bir statüye sokmak. Burada Çinlilerin meşhur balık hikâyesi akla geliyor. Aç bir kimseye balık verirsen sadece o gün için karnını doyurmuş olursun. Ama balık tutmayı öğretirsen ömür boyu iyilik etmiş olursun. Yoksulluk çeşit çeşit oluyor. Karnını doyuramayan, yeterli gıdadan mahrum, üst başını teminde zorluklar çeken veya hiç bulamayan kimselerin yanı sıra pek çok imkânlara sahip olduğu halde mânâ bakımından yoksul insanlar da görüyoruz. Hani halk tabiriyle bir eli yağda, bir eli balda derler. İstediği her şeye istediği anda ulaşabilen, bir dediği iki edilmeyen kimseler... Onları da yoksulluğun bir başka çeşidi karşısında görüyoruz. Her şeye sahip olmanın verdiği bir tatminsizlik içinde bir türlü huzuru, mutluluğu, güzelliği yakalayamayan insanlar. Onlarda da bıkkın bir ifade görüyoruz. Huzursuz, mutsuz, memnuniyetten uzak bir ifade içinde önlerindeki her şeye dudak büken, burun kıvıran insanlar. Bir yazar karnı açlardan çok kalbi aç olanlara acırım diyor. Zira onları tatmin etmenin, mutlu etmenin imkânı yok. Onlar tıpkı susadıkça tuz yalayan insanlar gibi sahip oldukça, malik oldukça susuzlukları artıyor. Zira insan gönül sahibi bir varlık. İnsana madde gözüyle bakanlar bugüne kadar hep aldandılar. Bundan sonra da aldanmaya devam edecekler. İnsan gönlünü madde ile tatmine çalışmak, bugüne kadar hep yanlış çözümler getirdi. Bundan sonra da öyle olacak. Yunus Emre ne güzel söylüyor;

"Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz de sen oyalan"...

Eski İstanbul terbiyesinde, benim, ben sahibim, ben malikim diye konuşanlar hoş karşılanmazdı. Onlara görgüsüz, cahil, hayatın mânâsını anlamamış, ilkel kalmış kimseler gözüyle bakılır, yakınlık kurulmazdı. Meselâ bir yalının önünden kayıkla geçiliyor. Sorarlardı. "Efendim, bu yalının sahibi siz misiniz?" Cevap verilirdi. "Estağfurullah efendim, sahip olan, malik olan Cenab-ı Hak. Biz emaneten oturuyoruz." İşin aslı araştırılırsa gerçek olan da bu değil mi? Koçlar, Sabancılar giderken ne götürdü? Değil evimiz arabamız, paramız, pulumuz, bizler acaba vücudumuzun bile sahibi miyiz? Her şeyi burada bırakıp gidiyoruz. Mevlâna; "Sen yalnız özden, mânâdan ibaretsin. Onun dışında her şeyin emanet" demiyor mu? İnsanların para ile, servet ile, mal ve mülkle övünmeleri, çalım satmaları, birbirleri ile yarışmaları ne kadar komik. Ama insanda öyle bir nefis var ki, emaneten taşıdığımız şeyleri bize sahipmişiz, malikmişiz gibi gösteriyor. Veysel ne güzel söylüyor;

"Güzelliğin on para etmez,
Şu bendeki aşk olmasa.
Eğlenecek yer bulaman,
Gönlümdeki köşk olmasa."

Bir kimsenin elindekiyle iftihar etmesi ne güzel bir olaydır. Şükredebilmek, yetinebilmek, kanaat edebilmek, insani meziyetlerin en güzellerinden değil midir? "Kanaat bitmez tükenmez bir hazinedir" sözünde ne büyük anlamlar gizlidir. Mevlâna elindekiyle yetinmeyen, gözünü hep başkalarına diken, onları kıskanan, çekemeyen insanları dünyanın en zavallı insanları olarak gösterir. Kanaat sahibi olmayanlar, daimi bir açlık içindedirler. Onların paraya, mala, mülke olan susuzlukları hiç bitmez. Böyleleri için; "Gözünü toprak doyursun" denilir. Yüce Resulümüz, "Fakirliğim övüncümdür" derken ne büyük bir hakikati bizlere bildiriyor. Fakrdaki inceliği, derinliği bilmeyenler, anlamayanlar bu yüce sözün derinliğine de ulaşamazlar. İnsan için hayatta tutulacak iki yol vardır. Ya maddenin esiri, kölesi olup bitip tükenmek bilmeyen hasetler, çekememezlikler, duyumsuzluklar içinde helak olup gitmek, ya da mânâ yolundaki güzelliği, şiiriyeti, aşkı yaşayabilmek. Öyle insanlar görüyoruz ki, sırtında elbisesi yok, öyle elbiseler görüyoruz ki içinde insanı yok. Bu ne kadar acı bir hâldir.
Meşhur İskender bir gün dünyayı fethe çıkar. Askerleriyle yolda giderken köşede fıçının içinde bir adam görür. Komutanlarına sorar. "Bu kimdir?" "Efendim," derler. "Bu, Diyojen." "Ne iş yapar?" Cevap verirler; "Filozof, düşünür." İskender atından iner, Diyojen'in yanına gider. "Dile benden ne dilersen?" der. Diyojen oturduğu fıçıdan başını uzatır."Sen kimsin?" der. "Bana ne verebilirsin? Sen benim kölemin kölesisin. Nefsim benim kölem. Sen nefsinin kölesisin. Bana verecek neyin var ki? Git işine, gölge etme, başka ihsan istemem." İskender sesini çıkarmaz. Komutanlarının yanına gider, atına biner. Yola devam ederler. Komutanları sorar. "Haşmetmeap, Diyojen'i nasıl buldunuz?" İskender saygıyla cevap verir. "Müthiş bir adam. Eğer İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim.” Bu küçük anekdot mânânın maddeye olan üstünlüğünü ne güzel gösteriyor.
Mevlâna ömür boyu hep bu gerçeği söyledi. İnsanoğlu dünyaya çıplak olarak geliyor, çıplak olarak gidiyordu. Götüreceğimiz tek şey yaptığımız hayırlar, güzelliklerdi. Kalp kazanmak, insanlara el uzatmak, yerine göre bir açı doyurmak, yerine göre mustarip bir insanın göz yaşlarına ortak olmaktı. Bunun için vardık. Bunun için yaşıyorduk. Bir gün Resulullah Efendimize sorarlar. "Allah'ı en çok memnun eden ibadet nedir?” Peygamberimiz cevap verir: "İnsanları sevmek ve onlara hizmet etmek, yardım götürmek." Hiçbirimiz yarınımızın ne olacağını bilemiyoruz. Tarihin bütün dönemlerinde görülmüştür. Bazen servetleri, varlıkları göz kamaştıran insanlar, gün gelmiştir bir dilim ekmeğe muhtaç olmuşlardır. Gelecekte neler saklı, hiçbirimiz bilmiyoruz. Elindeki imkânları başkalarıyla paylaşabüenler ne güzel insanlardır. Hastanın, güçsüzün, boynu bükük olanın, garip olanın yardımına koşmak ne güzel bir haslettir. Bu yolda çalışanlar, emek verenler, hizmet edenler ne mübarek insanlardır. Allah onlardan razı olsun. Onlar yaşadıkları toplumun, yaşadıkları çağın yüz akı olan eli öpülecek insanlardır. Belli olmaz, hayat bu, bugün yardım eden bir insan yarın yardım isteyen bir kimse durumuna düşebilir. Onlara edeple, saygıyla, şefkatle yardım edenlere bütün insanlar saygı duyarlar. Ve ne güzel insandır ki o şikâyet etmez, hâline razı olur, açken hâli sorulduğu zaman bile, şükürler olsun der. Gözü tok olanlar açgözlülerin yanında ne kadar büyük, ne kadar yücedirler.
Senelerce, senelerce evveldi. Beş yaşında bir çocuktum. Rahmetli babaannem bana masal anlatıyordu. "Yavrum," dedi. "Allah o kadar büyük, o kadar yüce o kadar merhametlidir ki, kara gecede kara taşın üzerindeki kara karıncanın bile rızkını düşünür." Nedense bu söz beni çok etkilemişti. O günden sonra o sözü anmadığım günüm olmadı. Hep ürperti duydum. Heyecanlandım.
Şu dünyada hepimiz misafiriz. Geldik gidiyoruz. Hayatı öyle güzel, öyle hoş, öyle sevgi dolu, saygı dolu, hizmet dolu olarak yaşayalım ki, bu dünyamız da, gideceğimiz dünya da cennet olsun. Sait Faik: "Her şey, bir insanı sevmekle başlar" diyordu. Sevgimizi öyle büyütelim ki içine yeryüzündeki bütün insanlar, bütün hayvanlar, bütün bitkiler, bütün eşya ve cemadat girsin. Ve onların hepsini Muhammedi bir aşkla kucaklayalım. Ve Yunus gibi;

"Sevdiğimi demez isem,
Sevgi derdi boğar beni"

diyelim. Peygamberimiz; "Veren el alan elden üstündür" buyuruyor. Paylaşmak, ne güzel bir duygudur. Yerine göre ekmeğimizi, yerine göre sevgimizi paylaşmak insanı yücelten ne muhteşem bir olaydır. Yunus,

"Sevelim, sevilelim dünya kimseye kalmaz"

diyor. Mevlâna, "İnsanı diğer canlılardan ayıran, içindeki sevgidir ve sevgileriniz kadar varsınız" diyor. Yüce Peygamberimiz; "Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir" buyuruyor. Bu, hepimiz için yerine getirilmesi şart olan bir buyruk değil midir? Madem ki sevdikçe ve verdikçe güzelleşiyoruz, insanlık basamaklarında yükseliyoruz, o hâlde ne bekliyoruz. Çevremizde çocuklarının okul masraflarını karşılayamayan aileler varken, evlenecek kızına çeyiz yapamayan aileler varken, hastasına doktor ve ilaç götüremeyen insanlar varken, çocuklarına yeterli gıdayı veremeyen anneler varken biz ne bekliyoruz? İmkânlarımız nispetinde yardıma koşsak ne kaybederiz. Bu yardımın mânevi olanları da var. Öyle insanlar var ki, aylardır hastanede yatıyor, bir tek ziyaretçisi gelmiyor. Ziyaret günleri içleri sızlıyor. Ne olur bir ziyaret gününde bir hastaneye gitsek ve hiç ziyaretçisi gelmeyen bir hastayı sevindirsek, ne kaybederiz? Bir yetimin başını okşasak, bir öksüzü sevindirsek, çevremizdeki kimsesi olmayan yaşlı insanları ziyaret ederek onlara sevgimizi ve saygımızı sunsak...
İmkânı olanlar, çalışacak insanlar için işyerleri açsalar, onların alın terlerini, el emeklerini değerlendirseler. Ne güzel olur. İşsizliğin ıstırabını çeken bir insanı bir işe kavuşturmak, evine ekmeği ile dönmesini temin etmek ne kadar sevaptır. Bugün âtıl halde bulunan nice servetler var. Onları bir araya getirerek büyük fabrikalar kuranlar topluma ne kadar büyük hizmet etmiş olurlar. Çevresine faydalı olmak isteyen kimseler için ne kadar sayısız fırsatlar vardır. Eskiler "Ne verirsen elinle, o gider seninle" derlerdi. Bizler de az demeden, çok demeden insanların hizmetine koşsak. Bilsek ki yerine göre bir tebessüm, bir iltifat bir insanı ölümden döndürebilir.
Senelerce evveldi. Bir akşam Danıştay'daki görevimden çıkmış, karşıdaki büfeye uğramıştım.Önümdeki genç büfeciye yaklaştı ve boğuk bir sesle iki tüp aspirin istedi. Birden ürperdim. Bana öyle geldi ki o genç adam bu aspirinleri içerek intihar edecek. Yanına yaklaştım, elimi omzuna koydum ve yumuşak bir sesle "Bak yavrum" dedim, "benim eşim, bîr gün başı ağrımış bir aspirin almış. Ülser olduğu için mide kanaması yapmış. Günlerce ıstırap çekti. Allah seni esirgesin. Bunun bir teki bile yerine göre zararlı olabiliyor." Ertesi gün heyetten çıkmıştım. Odama gitmiştim. Biraz sonra kapı vuruldu. Akşamki genç elinde bir buket çiçekle kapıda duruyordu. "Girebilir miyim?" dedi. "Buyurun" dedim. Genç konuşmaya başladı. "Efendim," dedi. "Kabul ederseniz bu çiçeği size getirdim. Dün gece büfeden iki tüp aspirin aldım. Amacım eve gidip onlarla intihar etmekti. Ama siz öyle sıcak bir ses tonuyla elinizi omzuma koydunuz ki intihardan vazgeçtim. Demek ki hâlâ sevgi dolu insanlar var ve hayat onlarla yaşanmaya değer."
Bir çok insanın kalplerinin taşlaştığı bir toplumda yaşıyoruz, öyle zamanlarda hepimizin biraz sevgiye, biraz dostluğa, biraz yakınlığa ihtiyacımız var. Ne olur maddi ve mânevi yardımlarımızı birbirimizden esirgemesek. Yerine göre ekmeğimizi, yerine göre sevgimizi bölüşsek. Ve bu suretle huzuru, mutluluğu, güzelliği içimizde duyarak bir cennet hayatı yaşasak. Hepinize ayrı ayrı selâmlar, sevgiler, saygılar...

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]