Yazıları

 

subHeader_l

  Gönül Sohbetleri                                                                                                Sabri Tandoğan

 

İNSAN VE GÜZEL SANATLAR
Eklenme Tarihi : 15.02.2008 10:45:44


Bir gün matematik öğretmeni olduğunu söyleyen bir zat geldi. “Efendim,” dedi. “Müsaade ederseniz bir hususu öğrenmek istiyorum. Geçen gün lisede okuyan kızım benden bir ricada bulundu. Babacığım, dedi. Ben, keman öğrenmek istiyorum. Bu konuda bana yardımcı olur musun? Kızım şimdi işim var. Sonra görüşelim dedim ve düşündüm. Keman öğrenecekti de ne olacaktı? Ben kızımın doktor olmasını istiyorum. Gerçi maddi bir sıkıntım yoktu. Hem öğretmenlikten maaş alıyor, hem de dershaneye gidiyordum. İyi para kazanıyordum. Kızımın isteğini yerine getirebilirdim. Ama bu iş bana lüzumsuz, gereksiz geliyordu. Ben güzel sanatlarla uğraşmanın hem masraflı, hem de fasa fiso bir iş olduğu kanaatindeyim. Kemana ayrı para ver, onu öğretecek hocaya ayrı para ver. Sonu nedir, sadece bir hiç. Sonra bir arkadaşımın evinde sizin kitaplarınızı gördüm. Müsaade istedim, aldım, okudum. Sonra sizinle görüşme ihtiyacını duydum. Lütfen düşüncelerim doğru mu değil mi, beni bu konuda aydınlatır mısınız?”

Efendim, meseleyi daha geniş boyutta ele alalım, öyle inceleyelim. Acaba güzel sanatların hayattaki yeri nedir? Bir lüks müdür, bir fantezi midir, yoksa insanı insan eden, eğiten, olgunlaştıran müesseselerden biri midir? Bunu görelim. İsterseniz elimize bir tasavvuf tarihi kitabını alalım, inceleyelim. Büyük mutasavvıflardan pek çoğunun güzel sanatların en az bir koluyla ilgilendiğini göreceğiz. Kimi şiir yazmış, kimi müzikle meşgul olmuş, kimi hat gibi, ebru gibi, tezhip gibi bir sanatla uğraşmış, kimi güzel edebi eserler telif etmiş, hep içlerindeki tertemiz, bembeyaz inançla güzel sanatları beraber götürmüşler. Burada meseleye tamamen objektif olarak bakalım. Acaba Yunus’lar, Mevlâna’lar, Hacı Bayram’lar, Eşref Oğlu Rûmi’ler, Ümmî Sinan’lar en güzel duygularını, düşüncelerini şiirle anlatmasalardı, günümüzde bile bu kadar etkili olabilirler miydi? Anadolu’yu köy köy, kasaba kasaba dolaşalım. Acaba hafızasında Yunus’tan mısralar olmayan bir kişi bulabilir miyiz? Rahmetli babaannem okuması yazması olmayan, hayatında mektebin önünden geçmemiş bir Anadolu kadınıydı. Ama bizlere hep Yunus’tan mısralar söylerdi. Bende Yunus’a karşı duyduğum büyük aşk, babaannemin mısralarıyla başlamıştı. Mahallemizde okumuş yazmış mevki makam sahibi olmuş bir çok teyzeler vardı. Onlar mesleki veya ailevi bir müşkülleri olduğu zaman babaanneme gelirler, akıl danışırlardı. Rahmetli babaannem saygıyla, edeple, sükûnetle onları dinler, bazen bir Hadisle, bazen bir Ayetle bazen

de Yunus’tan bir mısra ile sorulan sorulara cevap verirdi. Bu cevaplar herhalde işe yarardı ki, o teyzeler bir süre sonra ellerindeki şeker paketleriyle bize teşekküre gelirlerdi. Babaannem de “aidiyeti cihetiyle” o şeker paketlerini bana havale ederdi. Nur içinde yatsın. Allah gani gani rahmet etsin. Allah’ın rahmeti, Peygamberin şefaati üzerine olsun. Allah, mânâ âleminde ellerinden öpmeyi bana nasip etsin.

Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesine gidiyorum. Yenimahalle’de oturuyoruz. Bir komşumuz vardı. Mahalleli Karamanlı Dede derlerdi. Doksan küsür yaşında idi. sağlıklı, nur yüzlü bir muhterem insandı. Yüzünden tebessüm eksik olmazdı. Bir cep defteri vardı. Benim gençlik yıllarımda hemen herkesin cebinde o defterden olurdu. Defterin içinde beş on Ayet, beş on Hadis ve Yunus’tan beş on şiir vardı. Nur içinde yatsın, Karamanlı Dede beni çok severdi. Sık sık ziyaretimize gelirdi. Hürmetle elini öper, yanına otururdum. Karamanlı Dede, “Dinle bakalım yeğen bey,” derdi. Defterinde yazılı olanları bana okurdu. O kadar mutlu olurdum ki, heyecandan içim içime sığmazdı. Önümde ufuklar açılırdı. Hayat öyle güzelleşirdi, öyle ihtişam kazanırdı ki, bütün yanım yörem renkle, ışıkla dolardı. Zaman hiç geçmese, bu güzellikler bitmese derdim. Nur içinde yat sevgili Karamanlı Dede. Seni çok ama pek çok seviyorum. Acaba Yunus, o şiirleri yazmamış olsaydı, günümüzde bile bu kadar çok sevilir, sayılır, el üstünde tutulur muydu?

Her vaktin ezanının okunuşu ayrı bir makamda oluyor. Ben en çok sabah ezanını seviyorum. Beni ürpertiyor, heyecanlandırıyor, bazen ağlatıyor. Tekbiri düşünün, tekbirin beraber koro halinde okunuşunu düşünün. Bir gün Picasso’yu bir hat sanatı sergisine götürürler. Picasso öyle heyecanlanır ki, o hatlarda inanılmaz bir güzellik bulur ve feryat eder. “İşte” der, “hakiki modern sanat burada. Ne olur bana bir hat hocası bulun. Bu inanılmaz güzellikteki harfleri ben de yazmak istiyorum.”

O zata dedim ki, “Güzel sanatlar insan ruhunu katılıktan kurtarır, besler, yumuşatır ve mânevi güzellikleri algılayacak, özümleyecek bir hale getirir. Güzel sanatlar insan ruhunu arıtır, temizler, yüceltir, güzelleştirir. Yerine göre, zamanına göre bizim için dosttur, arkadaştır, sevgilidir. Yerine göre göz yaşımızı silen, bizi teselli eden bir annenin eli gibidir. Yerine göre karanlıkları aydınlatır. Bize bir neşe, coşkunluk ve huzur verir. Yerine göre bedbinliklerimizi alır, içimize mücadele gücü verir. Bu nedenle gene de siz bilirsiniz ama bence kızınızın hevesini kırmasanız iyi olur.”




Senelerce, senelerce evveldi. Ankara Gazi Lisesi’nde okuyan genç bir öğrenci idim. Birgün sebebini bilmiyorum içime bir bedbinlik, karamsarlık geldi, çöreklendi. Canım hiçbir şey istemiyor. Dersi filan bıraktım. Bazen okuldan kaçıyor, Gençlik Parkı’na gidiyordum. O zamanların Gençlik Parkı şimdiki gibi pis, rezil, uyuşturucu yatağı bir yer değildi. Tertemiz, pırıl pırıl bir aile mekânı idi. Oraya gidiyor, kendimi güzelliklerin ve inceliklerin dünyasına bırakıyordum. O günlerden birisinde eve dönerken duvarda bir ilan gördüm. O gece Büyük Tiyatro’da Beethoven’in Dokuzuncu Senfoni’si çalınacaktı. Neden bilmiyorum, adımlarım Büyük Tiyatro’ya doğru gitti. Biletimi aldım, içeri girdim. Biraz sonra kâinatın en muhteşem senfonisi başladı. Sanki dünyam değişmişti. Sıra koro kısmına geldiği zaman göz yaşlarımı tutamadım. O, dev gibi koro “Birleşiniz insanlar, kardeş gibi olunuz” diyordu. Orada izahı mümkün olmayan bir değişim yaşadım. Bütün bedbinliklerim geçmişti. Kendimi dev gibi güçlü hissediyordum. Eve geldim. Kitaplarımı açtım, sabaha kadar çalıştım. Her sene olduğu gibi sınıfımı iftiharla geçtim. Ve bu anımı ömür boyu unutmadım.

Benim güzel sanatlar konusundaki düşüncelerim bunlar. Dileyen katılır. Allah cümlemize hayırlarla, güzelliklerle dolu bir ömür ve sonunda imanla çene kapamayı nasip etsin…



...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]