Yazıları

 

subHeader_l

  Gönül Sohbetleri                                                                                                Sabri Tandoğan

 

HAYATI EDEP VE İNCELİK İÇİNDE YAŞAMAK
Eklenme Tarihi : 19.10.2010 10:29:22

Japon dilinde küçük, basit, önemsiz, sıradan alelâde gibi kelimeler yer almıyor. Çünkü onlara göre her şey önemli, hem de son derece önemli. Konuşan bir insanı dinlemek bile hayati öneme hâiz. Dinlemek sanatı üzerine yazılan kitaplar, konuşma sanatı üzerinde yazılanlardan on misli daha fazla. Onlar bütün hayatı, son derece ince ilmiklerle hazırlanan bir halı gibi görüyorlar. “Minicik bir ilmikteki aksaklık, zamanla bütün halıyı berbat eder.” diyorlar. Hayatı son derece ciddi yaşıyorlar. Kültürü, yetişmeyi, dikkatle özdeş görüyorlar. Görevinde ihmali olan, işini üstünkörü yapan insanı sevmiyorlar. Ona bir nevi Japonya’nın kalkınmasında, büyümesinde hainlik yapar gözüyle bakıyorlar.

Bir arkadaşım anlatmıştı: Bilimsel incelemeler yapmak için Japonya’ya gidiyorlar. Bir otele yerleşiyorlar. Arkadaşım o günkü çalışmalarını bitirdikten sonra otele gidiyor. Resepsiyona yaklaşıyor. Odasının anahtarını alacak. Birden görevli memur, yerinden fırlıyor. Saygı ile selam veriyor. “Buyurun efendim” diyor. İsmiyle soyadıyla hitap ederek, anahtarı uzatıyor. Arkadaşım hayretler içerisindedir. Odasına çıkınca otel müdürüne telefon ediyor ve “Efendim,” diyor, “siz resepsiyondaki görevliye fazla para mı veriyorsunuz? Ben kendi halinde bir öğretim üyesiyim. Politikacı değilim. Sanatçı değilim. Bana nasıl ismimle, soyadımla hitap etme inceliğini gösteriyor?” Müdür cevap veriyor: “Efendim, fazla para vermek söz konusu değil. Herkes ne alıyorsa o da onu alıyor. Yalnız, biz Japonların bir özelliği vardır. Küçük yaştan itibaren çocuklarımıza şunu aşılarız. Hayatta ne yaparsan yap, hangi işi tutarsan tut, onu en güzel sen yapmalısın. Her görev kutsaldır. Yeter ki o, aşk ile, şevk ile, heyecan ile yapılsın. İnsan yaptığı işe kendi gönlünden, öz benliğinden bir şeyler katmalı. O arkadaşımız da herhalde düşünmüş, taşınmış, ben bu işi nasıl en iyi yapabilirim diye, öyle hareket etmiş”.

Japonlar, sanat, zenaat ayrımını kabul etmiyorlar. “İnsanın gönlünü koyduğu her şey sanat eseridir.” diyorlar. “İnsan hayatını o kadar ciddi, dikkatli, güzel yaşamalı ki, kendi hayatı bir sanat eseri olmalı.” diyorlar. Lokantadaki bulaşıkları yıkayan bir kimse de, o işyerinin baş aşçısı kadar lokantanın gidişinden sorumludur. Tabakları temiz yıkanmamış bir yerde yemek yemek herhalde büyük bir işkence olur. Bir gazete, fevkalâde iyi niyetle, çalışanlarının olağanüstü gayretiyle çıkabilir. Ama ikide birde tashih hatasıyla karşılaşırsanız, işin tadı kaçar, güzelliği kalmaz. Hatta onu zamanında yetiştirebilmek için aç, susuz, uykusuz kalan güzelim insanların da emekleri boşa gitmiş olur. Her taş yerinde ağırdır. Gerçekten de hayatta, basit, küçük, önemsiz hiçbir şey yoktur. Her olay zincirleme birbirine bağlıdır. Biri diğerine tohum oluyor. İçten içe oluşarak tohumlar meyvelerini veriyorlar. Her şey çok ince, akıl almaz incelikte ipliklerle birbirine bağlı. Onları göremiyor, sezemiyoruz, sonra da tesadüf deyip, işin içinden sıyrılıyoruz. Hayatta bir tek tesadüf var: O da sözlüklerdeki tesadüf kelimesi.

Bazen, otuz yıl, kırk yıl önce söylediğimiz bir sözün, yaptığımız bir hareketin karşılığını, aradan bunca yıl geçtikten sonra karşımızda görüveriyoruz. Her şey çok ince, çok derin nedenlerle birbirine bağlı. Göremiyorsak kabahat bizim. Aşık Veysel, “Yumma gözün kör gibi.” der. Mesele, her şeyin yerini, değerini, rolünü doğru kavramada. Görevini iyi yapan, aşkla yapan her insan büyüktür, saygıya değerdir. Huzur, içte sağlanan dengenin meyvesidir. Bu denge üzerinde büyük, yücelir ruh. Damlayan sular, bazen mermeri bile deler. “Bir damla suyun denize faydası vardır.” der Mevlânâ. Bazen bir damla su kayanın içine girer. Donar. Kayayı çatlatır. Buhara dönüşür, en güçlü motorları çalıştırır.

Her şey küçük başlangıçlarla olur. Dağ diye gördüğümüz birleşen atomlardır. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, tedavi edecek insanların kendileri de tedaviye muhtaç. Bir Allah dostuna sormuşlar, “Efendim, insanın başına gelecek en büyük felaket nedir?” Cevabı şu olmuş, “Gözleri olduğu halde görmemek.”. Çünkü gözlerimiz çirkinlikleri değil, güzellikleri görmek için yaratıldı. Unutmayalım, ancak sevgiyle, saygıyla, edeple bakan gözler güzelliği bulabilir. Sevgi, temiz ruhların içinde, çiçeğin üstündeki bir çiğ damlası gibidir. O sevgiye ulaşabilmek için, pek çok şeye tahammül etmeyi bilmek lazımdır. Yusuf’un kuyusunda çile çekmeyenler Mısıra sultan olamazlar. Nefsine ağır gelen durumlara katlanamayanlar hiçbir zaman tekâmül edemezler. Hz. Ali, ““Ben Rabbimi arzularımın olmaması ile bildim.” buyuruyor. Bugün bizi üzen bazı durumların yarın bize huzur, mutluluk getirmeyeceği ne malûm? Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir surette zulmetmez. Fakat, insanlar kendi kendilerine zulmederler. Hiç kimsenin hayatı, tek bir çizgi üzerinde gitmez. Sevinçler paylaşılınca çoğalır. Acılar paylaşılınca azalır. Varlığınız ile çevrenizdeki insanlar da varlıklı olsun. Bir selâmınız, bir hatır sormanız bile onların içinde güller açtırsın.İnsan kalbinin kapısı dışarıdan değil, ancak içerden açılabilir. Sevgi sevgiyi, kin kini doğurur. Gerçekten seven, Muhammedî aşkla dolan insan, her an ayrı bir sevincin içindedir. Bir şey yakaladım zannıyla ağzı köpük içinde ona buna saldıranlar ne kadar zavallı insanlardır. Mecelle’de “Zan ile yakîn hasıl olmaz.” deniliyor. Yüce Peygamberimiz, İslâmın nurunu götürmek için gittiği Taif’te, hakaretle, kinle, nefretle, taşlarla karşılandı. Biri, “Efendim, beddua edin.” deyince, insanların en büyüğü, en güzeli mübarek ellerini açtı. “Allahım bu zavallı insanlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Sen onların gönlünü yumuşat, onları bağışla, onların İslâmla şereflenmelerini sen nasibeyle.” buyurdu. Nitekim kısa bir zaman sonra Taif halkı Müslüman oldu. Sabır acıdır ama meyvesi güzeldir. Zarafet insanı karşı konulmaz yapar. Bir kimseye şer olarak bir Müslüman kardeşini küçümsemesi yeter. Pay edemediğiniz ne? Bu kısa yolculukta yol arkadaşıyız hepimiz. Gerçeği, insanların ölçüsü ile değil, insanları gerçeğin ölçüsü ile tanımalıyız. Kini kin ile değil, sevgi ile temizleyelim. İnsanların çoğu şükretmenin sadece zannı içinde yaşarlar. Gerçekten şükretmesini bilenler, huzur ve sükûn içindedirler. O ne güzel bir hâldir. Yunus sesleniyor asırlar ötesinden

“Gelin tanış olalım

İşi kolay kılalım

Sevelim, sevilelim

Dünya kimseye kalmaz.”



Allah’ın selâmı üzerinize olsun.

SABRİ TANDOĞAN

HAK-SES Dergisi, Ekim 2010.

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]