Yazıları

 

subHeader_l

  Gönül Sohbetleri                                                                                                Sabri Tandoğan

 

İNSAN KAZANMAK
Eklenme Tarihi : 1.4.2011 16:25:48

İnsanlara yapılacak en büyük iyilik, karşılık beklemeden onlara değer vermek, sevgi, saygı, ilgi göstermektir. İnsanları mutsuz eden, hırçınlaştıran, hiçkimse tarafından değer verilmemektir. Sevilmeyen, sevgi ve saygı görmeyen, ilgiden mahrum insanlar tekâmül edemezler, mutlu ve huzurlu olamazlar.

Sevgi ve saygı görmek ihtiyacı bir insan için su ve ekmek kadar önemlidir. Bir şâir, “Bir güleryüz görmedim ki bellesin gülmek yüzüm.” diyor. Eğer bir insanı takdir eder, onun kendisini güven içinde ve önemli hissetmesini sağlarsanız, o rahatlar, ferahlık duyar mutlu olur, kendisini büyük göstermek için, başkalarını küçük gösterme ihtiyacını duymaz. Başkalarını hor ve hakir görenler, kendi iç dünyasında, kendi kendisiyle kavgada olan kimselerdir. Başkalarıyla alay edenler, nefsine esir olmuş, huzursuz, sıkıntılı, aşağılık duygusu içinde çırpınan zavallı kimselerdir. Kendini sevmeyen başkasını sevemez. Kendine saygı duymayan başkasına saygı duyamaz. “Komşunu da kendin gibi sev.” sözü çok anlamlıdır. İnsana saygı duymayanlar, şeytana mensupturlar. Yunus, “Tehî görme kimesneyi, hiç kimesne tehî değil.” der. Tehî, boş anlamında. Hayatta herkes önemsenmek ister. Adam yerine koyulmak ister. Sevgi ve saygı görmek ister. Gülten Akın bir şiirinde,

“Bir büyük oyun kardaş yaşamak dediğin

Beni ya sevmeli, ya öldürmeli”

der. Sevgi, saygı, ilgi ve itimat görmek ihtiyacı çok güçlüdür. Herkeste vardır. Sevilmeyenlerde, sevilmediklerine inananlarda ruh sağlığı bozulur. O insan ya tamamen hayata, insanlara küser, ya da saldırgan, küstah, mütecâviz olur. Ne var ki, bu sevginin önce özvarlığımıza karşı olması gerekir. Kendinden nefret eden, kendinden iğrenen, kendi kendine düşman olan bir insan başkalarını sevemez. İntihar, insanın kendine karşı duyduğu husûmetin en ileri aşamaya ulaşmasıdır.

Bir insana, onun yanındayken söylenen, “Senin yanında kendimi rahat, dinlenmiş huzurlu hissediyorum, kendimi seviyorum.” sözü kadar onu mutlu eden çok az şey vardır. Sevilmeyen insan başarılı olamaz. Huzurlu olamaz. Stresten kurtulamaz. Sevilmeyen insan sevemez. Karşınızdaki insanı bir hiç olarak düşünürseniz, o asla sizin yanınızda rahat ve sâkin olamaz. Dille söylemeseniz bile o kalben hisseder. Ümit Yaşar, bir şiirinde

“Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar,

Ben sevilmediğimden böyle çirkinim.”

der. Başkalarına bir yön gösterdiğiniz zaman, bütün yolu bir günde gidemeyeceklerini unutmayın. Buğday bile, toprağa verildikten ne kadar zaman sonra filizleniyor. Nice aylar yağmurlar, karlar üzerine yağıyor. Soğuğu yaşıyor, sıcağı yaşıyor, için için yavaş yavaş tekâmül ediyor. Benliğini buluyor. Bir anne babanın çocuklarına karşı yapacakları en büyük kötülük, bilgiç bilgiç baş sallayıp, “Hanım hanım, kaç kere söyledim, yine söylüyorum, bu çocuk kesinlikle adam olmaz” tarzında söylenmektir. Tasavvufta bir kural vardır: “Söylenen söz vücut bulur.” derler. Siz tekrar tekrar “bu çocuk aptal, geri zekalı, dünyada adam olmaz” derseniz, o çocuk adam olmaz. Ne acıdır ki nice aileler kimsenin yapamayacağı zararı, kendi çocuklarına reva görüyorlar.

Hayat geriye adım atmaz. Her gün daha iyiye, daha güzele gitmek zorundayız. İki günümüz birbirine eşit olmayacak. “Ey hayat, gitme dur, öyle güzelsin ki…” diyebilenlere ne mutlu. Hayatını renkle, ışıkla, şiirle doldurmak, yaşama sanatında usta olmak, akıllı insanların harcı… Güzel görüp, güzel yaşayıp; acıyı bal eylemek yerine, yaşamını insanları yargılamak, tartışmak, ön yargılarla hareket etmek, insanlardan nefret etmekle geçirmek en büyük aptallık değil midir?

İki mahkum hapishanenin penceresinden bakıyorlarmış. Biri pencereden eğilmiş, tükürmüş, küfretmiş, “Ne iğrenç bir gece, yerler vıcık vıcık çamur.” demiş. İkinci mahkum, başını uzatmış, göğe bakmış, “Aman Yarabbi,” demiş, “ne muhteşem bir gece, gökte yıldızlar pırıl pırıl…” Evet, hayatın diyalektiği hep zıtlıklar üstüne kurulmuş. Pilin iki ucu da, artı veya eksi olsa, transistörlü radyonuz çalışır mı? Her şey zıddıyla biliniyor. Ve… o zıtlıklardan muhteşem bir sentez doğuyor.

Necip Fâzıl merhum, ne güzel anlatıyor gerçeği:

“Ey düşmanım sen benim

Rüzgârımsın, hızımsın

Gündüz geceye muhtaç

Bana da sen lâzımsın…”



Parça ile bütün birdir. Bir damla suda bütün bir evren gizlidir. Sonsuza dek yaşayacakmışçasına öğrenmeli, sanki yarın ölecekmiş gibi yaşamalıyız. Hayat, o anda önümüzde açılan yolu yürümektir. O ân, bizden ne istiyorsa, onu yapmaktır. Aradığımızı ancak biz bulabiliriz. Yunus, “Bir siz dahi sizde görün, benim bende gördüğümü.” der. Gerçekler ve güzellikler bizim içimizdedir. Her insanın içinde doğuştan bir Nûru Muhammedî vardır. Yunus “Hiçkimse bilmez bizi, biz ne işin içindeyiz.” der. Ve ilâve eder, “Seni deli eden şey yine sendedir sende.”

Kâinatta bir şey kalmadı da sen var oldun. Şeyh Galip “Hoşça bak zâtına kim, zübde-i âlemsin sen.” diyor. Kâmil insan, hayatın özü, varoluşun gayesidir. O yazdır, kıştır, o bahar çiçeğidir. Geceleyin parlayan yıldızdır. Hayat onunla güzel, yaşamak onunla anlamlıdır. O, “her dem taze doğandır.”

“Ölüm diye bir şey yok bu ummanda

Umutsuzluk da yok hüzün de kaygı da

Bu umman sonsuz aşk ve sevgi dolu

İyiliğin, cömertliğin ummanı bu…”

diyor Mevlâna. Her şey bir aşk haline dönüşmeli, aşksız bir ânımız geçmemelidir. İnsan bazen mânâ yolunda öyle arınıyor, temizleniyor, yüceliyor ki, yemek pişirmek bile bir aşk halini alıyor. Yaptığı yemekle, doğadaki enerjinin, sevdiği insanın vücudunda ebediyete kadar devam edeceğini düşünüyor. Biliyor ki, yalnız malzemeleri tencereye koymak yeterli değildir. O malzemenin yanı sıra içimizdeki sevgi, saygı, edep, incelik ve zarâfet de, okuduğumuz dualarla, ilâhilerle, kalbimizdeki en güzel duygularla tencerede yer almalıdır. İşte o zaman yemek pişirmek de bir aşk olur, o yemeği yiyene de şifâ olur, nur olur. Aşksız geçen her an, telâfisi mümkün olmayan bir kayıp olur. Önemli olan, hayatı her an yeniden kazanmaktır.

Ârif olanlar, kâmil olanlar, taklit etmeden uyumlu olurlar. Onlar her zaman berrak düşünceli ve yumuşak huyludurlar. Ham ve çiğ olanlar her zaman sinirlidirler. Kendini düzeltemeyenler, belli bir düzeye gelemeyenler, başkalarını nasıl yola getirebilirler? Unutmayalım, yakındakiler hoşnutsa, uzaktakiler de gelirler. Akıllı isen, kendinden küçüklerden öğrenmekten, onlara soru sormaktan çekinme. Hırs besleme, kimseyi kınama, yargılama. Tartışma. Ancak aptal olanlar hayatlarını münâkaşa ile geçirirler. Allah cümlemizi muhafaza buyursun.



ŞUBAT 2011
HAK-SES

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]