Yazıları

 

subHeader_l

  Gönül Sohbetleri                                                                                                Sabri Tandoğan

 

NEDEN MUTLU DEĞİLİZ?
Eklenme Tarihi : 4.11.2011 16:50:58

Bir insanın huzuru ve mutluluğu kendi içinde bir düzen kurmasına bağlıdır. Pek çok kimse, iç dünyalarında bir nizâm, bir düzen kuramadıkları için sıkıntılı, bunalımlı, stresli oluyorlar. Yunus, “Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” derken ne güzel söylemiş. Huzur, içte sağlanan bir dengenin meyvesidir. Dünya bir mukâyese âlemidir, imkân yeridir. İyi ile kötü, güzel ile çirkin, hayır ile şer, bu âlemde bilinir. Hayır için imkân bu âlemdedir. Ancak mutlu ve huzurlu insanlar hem kendilerine, hem etraflarına karşı hür olabilirler.
Hayvanlar, çok defa her şeye küsmüş gibi ölürler. Biz insansak eğer, insan doğmuşsak, insan gibi yaşayalım, insan gibi Hakka göçelim. Muhammedi aşkla mânâ âlemine ulaşmak ne güzeldir. Bütün insanları, hayvanları, bitkileri, cemâdatı kucaklayarak, tevhide ulaşarak, Resûlullahın elinden öperek yeni hayata başlamak ne muhteşem bir olaydır. “Sevginle gireceğim toprağa, sevginle çıkacağım topraktan” diyenler, hayatın, yaşamanın, varoluşun mânâsını anlayıp, insan düğümünü çözmüş olanlar ne güzel insanlardır.
Çağımız insanını, hayatın bolluğu, her an değişen olaylar, insanlar, görüntüler, malzemenin sonsuz çeşitliliği, bir nokta üzerinde durup derinleşememek, algıladıklarını özümleyememek, hep bir sinema seyircisi gibi yüzeyde kalmak iflas ettiriyor. Durup düşünmeden, hazmetmeden, bir yere varılamaz ki… Sevdiği yazarı tekrar tekrar okumadan, onu hayatının odak noktası yapmadan, onun içinde tekrar doğmadan ve ondan öğrendiklerini bir ömür boyu yaşamadan, onun gözüyle hayata, insanlara, doğaya, olaylara bakmadan, bir sinema seyircisi gibi olmak insana ne kazandırabilir? Hiç. Sadece okuduğunu sanacak, sadece o yazarı tanıdığını sanacak. Galiba insanın en kolay kandırdığı yine kendisi oluyor. Onun için Fikret, “İnan Halûk, ezelî bir şifâdır aldanmak.” diyor. Yirmi yazarı üstünkörü okuyup geçmektense, bir yazarı alıp, onu tekrar tekrar okumak sanırım daha yararlı olur. Özümlenmedikten sonra, algılar kolayca kaybolup gider.
Bir tablodaki bütün güzelliği, inceliği, ayrıntıları bir kere görmekle kimse fark edemez. Tekrar tekrar, değişik zamanlarda, değişik ruh hâlleri içinde bakmak gerekir. Üzerinde durulmayan, içimize sindirilmeyen, okunduktan, dinlendikten, görüldükten sonra bizim olmayan damarlarımızda dolaşmayan bize ait değildir. Bir defada, ne kadar dikkatli olursanız olun her şeyi göremez, fark edemez, özümseyemezsiniz. Meşhur Louvre Müzesini yarım saatte gezdiğini söyleyen bir Amerikalı turistin acaba kazancı nedir? Louvre’u gezdim diye kendini kandırmış olmuyor mu?
Sanat sanıldığından çok daha ciddî bir iştir. Bir mısra bütün bir kâinattır. İnsan tecrübesi sanatkârda şeklini bulur. Sanatın başladığı yerde her şey susar. Edep, hûşû ve saygı ile başlar eğilir. Bizzat hayatın akışında bir mânâ yoktur. Olup bittiler ve bunların birbirlerine eklenmeleri vardır. Hayata mânâyı biz veriyoruz, bakış açımıza, ruh tecrübelerimize göre. Hayatı eğer kötü ve çirkin görüyorsak kabahat bizdedir. Eğer gözlüğümüzün camları tozlu, kirli, çamurlu ise, gördüklerimiz, algıladıklarımız da öyle olur. Aslında temiz olan, güzel olan, ince ve zarif olan, o zaman bize kirli görünür. Eğer hayatta mutlu olamıyorsak, huzurlu olamıyorsak kabahat bizdedir. Hayattan, insanlardan, doğadan, toplumdan mütemadiyen şikayetçi olmak, bir kaçış mekanizmasından başka nedir? Suçu çevreye, başkalarına atmakla aslında kendimizde aramıyor muyuz? Temizleniyor muyuz? Hiç sanmıyorum. Bunun bilincine varan Fikret, bir şiirinde, “Yazık bize ey hayat, sen saf ve mübeccelsin” der. Hiçbir şey, göründüğü gibi değildir. Bazen, en güzel meyvenin içinde gizlenir kurt. Bir sözle ya da davranışla gündeme gelmiş olan acaba ardında hangi etkenleri saklar? Bir söz, bir davranış bir görüntü belki de etkisini yıllarca sürdürüp rol almıştır sonuçta. Küçük izler birikir, zamanı gelince her şeyi etkileyen bir olay çıkar ortaya… Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bazen sakin gibi görünen bir havanın arkasından, fırtınalar çıkar. En uzun yolculuğa bile bir adımla başlanır. İyiye, güzele, doğruya doğru atılan tek bir adım, bazen muhteşem olayların başlangıcı olur. Vehbi Koç’a sormuşlar: “Bu kadar servete nasıl ulaştınız?” diye. Gülmüş, İlk bir lirayı kazanmakla.” demiş.
İşte bütün mesele o ilk bir adımı en güzel şekilde atabilmekte. Allah cümlemize nasip etsin.


SABRİ TANDOĞAN
HAK-SES DERGİSİ
MAYIS 2011

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]