Yazıları

 

subHeader_l

  Gönül Sohbetleri                                                                                                Sabri Tandoğan

 

SÜKÛTUN İNCELİKLERİ-II
Eklenme Tarihi : 28.8.2012 16:35:00



Dinde, tasavvufta, bilimde, güzel sanatlarda, devlet yönetiminde, beşeri münasebetlerde, sosyal hayatın her yönünde ortaya güzel hizmetler koyabilmenin vazgeçilmez bir şartı da sükût etmektir. Sükûtla insanlar arınır, temizlenir, yücelir, güzelleşir. Sükûtla insan kendi iç âleminin derinliklerine ulaşır ve oradan nice inciler çıkarır. Her an konuşan, vır vır söylenenek, dinleyenlerin kafalarını ütüleyen kimseler hayat boyu mânâ güzelliklerinden mahrum kalırlar.
Alman Edebiyatının en büyük isimlerinden olan Rilke, sabahları evinin yakınındaki bir parka gider, orada bir ağacın güzelliğini saatlerce seyredermiş. Oysa acaba hayatta kaç insan bir gülün karşısında ürpererek, heyecan duyarak, onu çok değil bir saat seyretmiştir? Doğa her yönüyle başlı başına bir sanat eseridir. Kışın kar yağışıyla bembeyaz olan ağaçlar, ilkbaharda açan bahar çiçekleriyle insanı çıldırtacak kadar güzelleşir, ihtişam kazanırlar. Japonya'da doğaya âşık insanlar ilkbahar çiçekleri açtığı zaman bir ağacın altında toplanır, hiç konuşmadan o güzelliği sabaha kadar seyrederlermiş. Yine Japonya'da pek çok evde küçücük bir çiçek odası bulunur, evin erkeği o gün işyerinde bir şeylere canı sıkılıp da eve asabi dönerse hemen eşinin, çocuklarının yanına gidip bağırıp, çağırmaz, surat asmaz, türlü negatifliklerle deşarj olmadan doğru çiçek odasına gidermiş. Küçücük çiçek odasında yerde Tatami denilen bir Japon hasırı, onun tam ortasında da bir vazo ve vazoda günlük taze çiçek bulunurmuş. Asabi adam kısa ayaklı, siyah sehpanın üstünde bulunan vazonun önünde diz çöker, sakinleşinceye kadar vazodaki çiçeğe, onun şekline, kıvrımlarına, rengine bakar, kokusunu almaya çalışır, yavaş yavaş kendine gelirmiş. Böylece göğsü genişler, ferahlar, sonra edeple ayağa kalkar, o huzurlu ruh haliyle eşinin, çocuklarının yanına gider, sarılır, onları öper, hatırlarını sorarmış. Japonya'da hayatın hemen hemen her yönü bir tören gibidir. Bin kişinin yemek yediği bir lokantaya gidin, içeride çıt yoktur. Herkes büyük bir edep ve incelikle siparişini vermekte, gelen yemeğini sükûnetle yemektedir.
Çocuktum, orta bire gidiyordum. Ankara Atatürk Lisesi orta kısmında öğrenciydim. Sema Hanım isminde bir resim öğretmenimiz vardı. Her ders büyük ressamların koca koca albümlerini getirir, o ressamları bizlere tanıtırdı. Bir gün Leonardo De Vinci'nin albümünü getirdi. O albümdeki resimleri gösteriyordu. “Mona Lisa” tablosunu görünce adeta büyülendim, rüyalarıma girdi. Fransa'ya ilk gidişimde o albümden ben de aldım. Ama her gün bakmama rağmen hâlâ o tablonun güzelliğine doyamadım. Evimde büfenin üstünde durur. Günde birkaç kere bakarım. Yirmi yıl önce Millet'nin "Sabah Duası" isimli tablosunu görmüştüm, aldım. Yirmi yıldır her gün o tabloya bakıyorum, doymak ne mümkün? Hayranlığım her gün biraz daha artıyor.
Bir resim sergisindeki güzellikleri tam olarak algılayabilmek için gitmeden önce bir duş almalı, yıkanırken sade bedenini değil, kalbini, düşüncelerini de yıkamalı, arıtmalı, temizlemelidir. Sonra tertemiz çamaşırlar giyinip, sükûnetle serginin bulunduğu yere gitmeli, yolda giderken de kimseyle konuşup dikkatini dağıtmamalıdır. Serginin kapısından içeri dualar ederek girmeli, her tablonun önünde bir hükümdarın önünde duruyormuşçasına edeple, saygıyla, tevâzu ile durup o tablodaki güzellikleri algılayabilmek için bütün dikkatini toplamalıdır.
Güzellik kâinatın altın anahtarıdır. Bütün güzellikler sessizlikte şekillenir ve algılanır. Acaba hiç düşündük mü, neden Cenab-ı Hak o kadar çok çiçek çeşidi yaratmıştır? Onların içinde güle neden bu kadar çok ihtişam kazandırmıştır?
İnsanoğlu hayatını öyle edeple, saygıyla, güzellikle yaşamalıdır ki bütün hayatı bir şiir, bir dua gibi olsun. Yeme, içme, giyinip, kuşanma, oturup kalkma hep bir estetiği yansıtmalıdır. Şair Abdülhak Hamit'in eşi Lüsyen Hanım son padişah Vahdettin'in kızı Sabiha Sultan'ı anlatırken "Öyle ince, öyle zarifti ki oturup kalması bile bir fıskiye ahenginde idi." der. Güzellik, bizi Allah'a yaklaştıran en güzel yollardan biridir. Var olan bir güzellik kadar onu algılayabilmek, özümleyebilmek de büyük bir olaydır. Fransız Edebiyatının en büyük şairi Boudler'e sorarlar, "Hayatta gördüğünüz güzellikler içinde sizi en çok etkileyen ne oldu?" Boudler cevaplar, "Bulutlar" der. "Çocukluğumdan beri her gün saatlerce bulutlara bakarım. Hala doyamadım."
İç dünyasını güzelleştirmemiş insanların bir güzelliğe yaklaşmaları acaba ne kadar mümkün olur? İnsan yaşadığı sürece bir güzellik avcısı olmalı, çevresindeki güzelliklere o gözle bakmalıdır. Unutmayalım ki güzellikler de ancak sükût içinde, edep ve saygı ile algılanabilir. Bir taraftan gürültülü, patırtılı bir müzik çalarken öbür tarafta güzel bir şiiri, fikir ve sanat değeri olan bir kitabı okumak mümkün müdür? Hatta o gürültüde çok itina ile pişirilmiş bir yemeğin tadını, lezzetini tam olarak alabilir miyiz? Yahya Kemal'in en çok sevdiğim, saygı ve edeple okuduğum şiirlerinden biri de “Erenköy'ünde Bahar”dır. Kendisine sormuşlar: "Erenköy'ünde Bahar şiirini kaç saatte yazdınız?" Yahya Kemal cevap vermiş: "On beş senede." demiş. Gerçekten çok dikkatli okunacak olursa görülür ki şiir bir su gibi akmaktadır. Bir tek kelimenin yerini değiştiremezsiniz. Çünkü her kelimenin yeri belki haftalarca, belki aylarca düşünülmüştür. Bu da ancak sessizlik içinde mümkündür.
Yaşadığımız bir gün içindeki olayların değerlendirilmesi, muhasebesinin yapılması bile sessizliği gerektirir. Her gün birçok insanlar görüyor, birçok olaylara şahit oluyoruz. Ancak sessizlik içinde bunları kafamızda yerli yerine oturtabiliyoruz. Bugün çevremize dikkatlice bakacak olursak pek çok insanda kafa karışıklığı olduğunu görürüz. En hayati meselelerde bile bir türlü karara varamıyorlar, olaylar karşısında nasıl bir tavır alacaklarını bilemiyorlar. Bunların asıl sebebi bir köşeye çekilip objektif olarak olaylara bakamamaktan ileri geliyor. Ama önemli olan olaylar değil, o olaylar karşısında bizim takınmış olduğumuz tavırlardır. Bu tavırlar ne kadar objektif olurlarsa biz de o kadar rahat eder, o kadar huzur buluruz.
Ancak sessizliği bir ibadet haline getirenlerdir ki yaptıkları ibadetten de zevk alırlar, heyecan duyarlar. Camide namaz kılanlar bilirler, bazen tespihler o kadar süratle, hızla çekilir ki itina ile tespih çekmeye alışmış olanlar hiçbir zaman müezzine yetişemezler. Acaba o müezzinlerin bu hız içinde zevk duymaları mümkün müdür?
Zaman zaman bana sorarlar, "Efendim, bize hangi zikri tavsiye edersiniz?" Ben de derim ki: "Besmeleyle tespihi elinize alınız. Resulullah Efendimizin 'Ya hayır söyle, yahut sus' Hadis-i Şerifini bir aşk, bir heyecan duyuncaya kadar çekiniz." 'Ya hayır söyle, yahut sus', 'Ya hayır söyle, yahut sus', 'Ya hayır söyle, yahut sus.' Göreceksiniz, dünyanız için de, ahiretiniz için de faydalı olacak."
Allah, bütün bu güzellikleri yaşayabilmeyi cümlemize nasip etsin.

SABRİ TANDOĞAN
ŞUBAT 2012, HAK-SES

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]