Yazıları

 

subHeader_l

  Gönül Sohbetleri                                                                                                Sabri Tandoğan

 

ZAMAN NASIL DEĞERLENDİRİLİR?
Eklenme Tarihi : 28.8.2012 16:35:53


Zaman bizim en kıymetli hazinemiz. Ama bunun farkına varan kaç kişi var. Mesela bir iş yapacağız, ilk yaptığımız başlamayı ertelemektir. Bugünse yarın, yarınsa öbür gün, bu hafta ise öbür hafta. Hepimize her ay su parası, elektrik parası, telefon parası, kartımızdaki süre bittiyse hava gazı parası geliyor. Birçoğumuz her ay apartman aidatı ödüyoruz. Bunları zamanında ödeyen kaç kişi var? Hep erteliyoruz. Mesela, okuyup iade etmek üzere arkadaşımızdan bir kitap alırız. Bir türlü elimiz gitmez, bir an evvel okuyup verelim diye. Hep erteleriz. Acaba kaç insan maaşını, ücretini aldığı zaman bütçesini yapar? Evlendiğim ilk aydan itibaren bir adetim vardı. Zarfların üzerine o ayki bütün harcamaları yazardım. Aldığım maaşı zarflara ayrı ayrı koyardım. Bu şekilde hayat boyu para sorunum olmadı. Hayat boyu, çocukluk yaşlarımdan itibaren kimseden ödünç almadım. Ayağımı yorganıma göre uzattım. Gün oldu eşimle beraber kuru ekmek yedik ama kimsenin kapısını borç için çalmadık. Ev almıştım, her ay belirli bir miktar müteahhide ödüyordum. O gün aybaşıydı. Maaş aldık. Müteahhidin parasını zarfa koydum, fakat zamanında işten ayrılamadım. Çünkü çok önemli bir tüzük müzakeresi vardı. Müzakere bittiği zaman saat gece yarısı 23:00 idi. İşten çıkar çıkmaz müteahhide gittim. Kapısını çaldım. Beni görünce şaşırdı: “Hayrola Sabri Bey?” dedi. Durumu anlattım. “Bu ayki borcumu ödemeye geldim.” dedim. Müteahhit “Ben almam o parayı, bir acelesi mi var?” dedi. “Evet acelesi var.” dedim. ”Ben bu parayı şimdi size vermezsem, gece sabaha kadar uyuyamam…” Hayat, en ince ayrıntılara kadar saygılı olmadıkça, insanca, efendice yaşanmıyor. Borçlu bir insan eğer onurlu, efendi bir insansa borcundan kurtuluncaya kadar rahat ve huzur içinde yaşayamaz. Nereye giderse gitsin o borcu kafasında taşır. Benim borçlarımı günü gününe ödememdeki asıl incelik buradadır.



Beş yaşında küçük bir çocuktum. Rahmetli annem edebiyat öğretmeniydi. Üç dil bilen, çok kültürlü bir hanımefendiydi. Aynı zamanda çok titizdi. Bütün ev işlerini kendisi yapardı. Romatizmadan musdaripti. Yorulduğu, ayakta çok kaldığı zaman ağrıları başlar, hemen divanda on, on beş dakika istirahata çekilirdi. Yatarken muhakkak eline bir kitap alır, kaldığı yerden okurdu. Böylece her dakikasını değerlendirirdi. Bir gün “Anneciğim, zaten çok kısa bir süre dinleniyorsun. O zaman içinde kitaptan ne kadar okuyabilirsin?” diye sordum. Annem güldü: “Yavrum, o süre içinde pek çok sayfa okunur, o kadar zamanımı niye boşa geçireyim?” dedi. Bu söz, bana ömür boyu unutamayacağım bir ders oldu. O günden itibaren ben de her dakikamı değerlendirdim. Yirminci yüzyılın en büyük zekâlarından biri olan Einstein, günlük çalışmalarından yorulduğu zaman hemen piyanosunun başına geçer, müzikle dinlenirmiş. Bugün Larousse’dan sonra dünyanın en büyük lügatı kabul edilen “Litree”yi kendi halinde, dar gelirli bir Fransız olan Litree günlük çalışmalarından ayırabildiği iki saatlik bir zamanla iki yıl gibi bir sürede hazırlamıştır. Dünyanın en büyük hikayecisi olan Çehov doktordu. Kalabalık bir aile Çehov’un geliriyle kıt kanaat geçinmeye çalışıyordu. Çehov, evine biraz daha fazla para götürebilmek için gece yarılarına kadar çalışır, eve gelir, biraz bir şeyler yer sonra oturur hikayelerini yazardı. O binbir güçlükle yazılan hikayeler bugün dünya edebiyatında baş tacı ediliyor. Keza, büyük romancı Gorki bir fırın işçisiymiş. Bir yandan ekmek pişirirken bir yandan da kitaplarını fırında yanan odunların ışığında yazmış. Dünyanın en büyük ressamlarından Van Gogh, kulübe kadar bir odada yaşar, resimlerini orada yaparmış. Ağabeyinin verdiği ufacık bir harçlıkla, acı soğan, kuru ekmek yaşamaya çalışırmış. Bundan on beş sene evvel bir tablosunu açık artırmada hiç kimse satın alamadı. Japon Hükümeti bütçesinin önemli bir kısmını ayırarak o tabloyu aldı, müzesine götürdü. Ankaralı tasavvuf severlerin yakından tanıdığı Azize Anne, doksan yaşından sonra Kuran-ı Kerim hıfzına başladı. Birkaç sene sonra Hakka göçtüğü zaman hıfzını bitirmişti.



Bir türlü işlerini zamanında bitiremeyen insanları yakından inceleyecek olursak şunu görürüz: O kimselerin kafaları karmakarışıktır. Düşüncelerin biri gelir, biri gider. Bir türlü kendilerini toparlayamazlar. Bir işi yapmak için karar veremezler, işlerini hep ertelerler. Bizim gençliğimizde bir tango vardı: “Yarın olsun yarın olsun diye günler soluyor, neye baksam, neyi görsem bana bin dert oluyor.” diye. Bazı kimseleri görünce hep bu tangoyu hatırlarım. Hep yarın olsun, yarın olsun derler. Hep işlerini son ana bırakırlar ve tabii yetiştiremezler. Yıllardır dikkat etmişimdir. Birkaç yıl önce henüz otomatik ödemeler başlamamışken telefon ödemelerinin son gününde postanelerin önü Fener-Beşiktaş maçında uzayan kuyruklar gibi uzar giderdi. İnsanlar saatlerce o kuyruklarda beklerlerdi. Henry Ford, “Zor iş, zamanında yapılmayan kolay işlerin birikimi ile ortaya çıkar.” der. Her şeyin bir zamanı vardır. O iş zamanında yapılmayınca kıymeti de kalmaz. Nişan, evlilik tebriklerinde, bir kimse bir yüksek makama terfi edince tebrikler; cenazeye baş sağlığı dilemede taziyeler zamanında yapılmalıdır.



Genellikle insanların bir kısmı hep mazide yaşar. Keşke falancayla evlenseydim veya evlenmeseydim, falanca arsayı keşke kaçırmasaydım, alsaydım… Bu keşkelerin sonu bir türlü gelmez. Bazı kimseler hep geleceği yaşarlar. Yılbaşında Milli Piyangonun büyük ikramiyesi bana çıkarsa neler yaparım hayallerinin sonu bir türlü gelmez. Bir gün Çankaya’dan daire alır, bir gün Gaziosmanpaşa’dan. Bir gün Mercedes alır, birgün Limuzin. Bu suretle insanlar en kıymetli hazinelerini, zamanlarını boşa harcamış olurlar. Halbuki mâzi acısıyla, tatlısıyla geçip gitmiştir. Yapacak bir şey yoktur. Gelecek ise meçhul. Hiçbirimiz yarın sabaha çıkacağımızı garanti edemeyiz. Geriye şimdiki zaman kalıyor. Önemli olan anımızı yaşayabilmek, o an içinde ne yapılması gerekiyorsa onu yapmak. Tasavvufta buna “ibnûl vakt” olmak denir. Yani “zamanın çocuğu” olabilmek…



Bir işi yapabilmek için en münasip zaman içinde bulunulan “an”dır. Bunlar bazı insanlara basit gözükebilir, kolay gelebilir. Ama hayatın en ince özelliklerinden biridir bu husus. Başarının da mutlu ve huzurlu yaşayabilmenin de sırrı bu sözdedir. Peygamber Efendimizin çok anlamlı, insanı uzun uzun düşündürecek bir Hadis-i Şerifi var: “Farz edin ki elinize bir meyve ağacı fidanını aldınız, bahçenize dikeceksiniz. O sırada kapının önünden insanlar geçiyor, bağırıyorlar: ‘Kaçın kaçın kıyamet kopuyor.’ O durumda bile siz elinizdeki fidanı toprağa dikin, dibini sulayın. Ondan sonra bırakın kıyamet koparsa kopsun.” Peygamber Efendimiz bir başka Hadis-i Şerifinde de “Bir kimseyi sevdiğiniz zaman ona sevginizi söyleyiniz, acele ediniz, yarına bırakmayınız. Yarın ikiniz için de çok geç olabilir.” Buyuruyor.



Kuran-ı Kerim’de “Bir işten yorulduğun zaman onu bırak, hemen başka bir işe geç.” Buyruğu vardır. Burada görülüyor ki anlar bile değerlendirilmeli. Dinlenmemiz bile bir işten başka bir işe geçmekle oluyor. Miskin miskin oturmak, uyuşuk kalmak yok.



Peygamber Efendimizin harikulade güzel Hadis-i Şeriflerinden biri de “Ya hayır söyle yahut sus.” Hadisidir. Kainatın en büyük şairi Yunus Emre’nin de güzel bir mısraı var: “Yunus bir haber verir, işidenler şâd olur.” diye. Vaktimizi malayâni işlerle geçirmeyelim. Ya hayır söyleyip, insanları mutlu ve huzurlu edelim yahut malâyaniden, boş sözlerden uzaklaşarak sükût edelim.



Hem bilim adamı hem büyük bir düşünür olan Pascal diyor ki: “Hayatta insanların başına ne gelirse, hep işlerini bitirdikten sonra eline bir kitap alıp bir köşeye çekilerek okuyup, üzerinde tefekkür etmemekten doğar.” Hayat sandığımızdan çok daha kısa, her dakikasının değerlendirilmesi gerekiyor. Büyük Alman şairi Rilke, “Görmeyi öğreniyorum.” der. Görmeyi öğrenebilmek büyük bir dikkat ister. En büyük Fransız şairi Valery, “Deha, dikkattir.” der. Dinde, ilimde, güzel sanatlarda yol alabilmenin ilk şartı, dikkatli olmaktır. En büyük israf zamana karşı yapılandır. Zamanımızı israf etmeyelim. Çünkü onun kaybolan bir tek dakikası bile milyarlarla geri getirilemez. Zamanın değerini bilemeyen, sahip olduğu hiçbir şeyin de değerini bilemez.



Zamanı değerlendirmenin bir yolu da her gece yatmadan önce ertesi günü neler yapılacağını önemlerine göre sıraya koyarak küçük bir kağıda not almaktır. Ertesi günü onları sırasıyla yapmaktır. Mevlana,“Dün, dünle beraber geçip gitti cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.” diyor. Kuran-ı Kerim’de şöyle Buyruluyor: “Allah, her an yeni bir şe’n üzeredir.” “Şe’n” oluşum demektir. Zaman kelimesi tersten okununca ortaya “namaz” kelimesi çıkar. Günde beş vakit namaz kılmanın birçok hikmetlerinden biri de insanın zamanını disiplinli olarak kullanmasını sağlamasıdır. Tasavvufta çok anlamlı bir söz vardır: “Zaman içinde zaman, mekan için mekan vardır.” derler. Bu da, zamanın çok dikkatli kullanıldığı taktirde bereket kazandığını gösteriyor. Küçük bir ev, eşyası çok dikkatli yerleştirilirse o dar mekan da bereket kazanır, büyür, genişler.



Vaktiyle, Avrupa’nın en büyük rejisörü olan Carl Ebert, Türkiye’ye davet edilir. Devlet tiyatrosunun sanatkarlarını yetiştirirken bir taraftan da konservatuarın tiyatro bölümündeki öğrencilerine ders verir. Bir gün derste öğrenciler bir tiyatro sanatkarını öve öve bitiremezler: “O öyle bir sanatkar ki piyes bittiği halde bir türlü kendine gelemiyor, rolünün etkisinden kurtulamıyor.” derler. Bunun üzerine Carl Ebert öğrencilerine “Hayır, gerçek sanatkar rolü bittiği anda yeni hayatına hemen adapte olabilendir.” der. Keşke bizler de bu sözü hayatımızın her anında uygulayabilsek. Olaylara takılıp kalmasak, her anımızın güzelliğini idrak edip, yaşayabilsek. Allah bunu cümlemize nasip etsin.

SABRİ TANDOĞAN

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]