Yazıları

 

subHeader_l

  Gönül Sohbetleri                                                                                                Sabri Tandoğan

 

DİNLEME SANATI
Eklenme Tarihi : 25.2.2013 14:20:52

Kur’an-ı Keriym “Oku” diye başlıyor, Mesnevi-i Şerif, “Dinle” diye başlıyor. Ama hiçbir kitap “Konuş” diye başlamıyor. Dinlemek başlı başına bir sanat ve bütün nüanslarıyla onu uygulayan, hayatında yaşayan o kadar az insan var ki. Bir gün bir dost bizi Armada’da, Uludağ Restoranta döner yemeye davet etti. Bir masaya oturduk. Biraz ötede bir hanımlar gurubu vardı. On beş kadar hanım oturmuşlar sohbet ediyorlardı. Artık buna ne dereceye kadar sohbet denir, orasını siz düşünün; birbirini dinleyen yoktu. Hepsi bir ağızdan konuşuyorlardı. Sesleri öyle yükseliyordu ki biz kendi aramızda sohbet etmekte güçlük çekiyorduk. Gözlerimi alamıyordum, istisnasız hepsi birden konuşuyordu. Yarabbi, bu ne işti… O kadınlar adına utandım. Genelikle üç beş kişinin bir araya geldiği yerlerde bu kadar olmasa bile insanlar biraz sonra söz aldıklarında ne söyleyeceklerini düşünerek karşılarındakini dinlemiyorlar. O arada belki güzel bir fikir söyleniyor ama dinleyen kim… Gidin bütün kitapçıları gezin, sorun, “Sizde konuşma sanatı üzerine kitaplar var mı?” deyin. Hepsi en az beş, altı kitap ismi söyler. Ama güzel dinleme sanatı üzerine kitap var mı diye sorsanız kitapçı hayretle yüzünüze bakar, “Yok Efendim,” der, “varsa da ben hatırlamıyorum”. Sanırım dünya üzerinde dinlemenin bir sanat olduğunun farkına varan yalnız Japonlardır. Yıllarca önceydi. Matematik profesörü olan bir arkadaşım bir bilimsel kongre ile ilgili Japonya’ya gidecekti. Veda etmeye geldi. “Sabri, sen Japonları seversin. Almamı istediğin bir şey varsa lütfen çekinmeden söyle, memnuniyetle alıp getireyim.” dedi. “İlgine teşekkür ederim,” dedim, “yalnız bir ricam var. Ginza Caddesinde gezerken bir kitapçıya uğra ve sor: Sizde güzel konuşma sanatı üzerine kaç kitap var, güzel dinleme sanatı üzerine kaç kitap var?” Kitapçının vereceği cevapları küçük bir kağıda yaz ve bana getir.” Arkadaşım Japonya dönüşü bana uğradı ve istediğim emanet küçük kağıdı verdi. Okuduğum rakamlar beni ürpertmişti. Güzel konuşma sanatı üzerine kitapçıda mevcut eserlerin sayısı ikiydi, ama güzel dinleme sanatı üzerine yazılan eserlerin sayısı yirmi üçtü. Bu durum beni yıllarca düşündürdü. Demek ki dinlemek, gerçek mânâda dinleyebilmek büyük bir sanattı. Ne yazık ki bu gerçek bize ne ailemizde, ne okuduğumuz okullarda öğretilmemişti. Hatta niye Allah bize iki kulak vermişti de bir ağız vermişti, bunun dahi farkına varmamıştık.

Bir gurup insanın bulunduğu yere gidelim. Herkesin bir an evvel konuşabilmek için can attıklarını görürüz. Bazıları daha da acelecidirler, dünyanın en çirkin işini yaparlar, söz keserler. Avının üstüne saldıran bir vahşi hayvan gibi kendilerini tutamazlar. Küçük bir çocuktum. Beş yaşındaydım. Annem beni bakkala gönderirdi. Bakkala girdiğim zaman önce karşıdaki levhayı okurdum. Levhada “Edep Ya Hu!” yazıyordu. Ama biz edebin önce saygı ile, efendice dinlemekten başladığını bilmiyorduk.

Japonlar dinlerken inanılmaz bir saygı, edep, zarafet içinde bulunuyorlar ve karşılarında konuşan şahsın sade söylediklerini değil, söylemediklerini de, söyleyemediklerini de anlamak, kavramak istiyorlar. Çünkü insanlar bazen duygularını, düşüncelerini tam olarak anlatamazlar. Bazıları saklarlar, gizlerler. İşte gerçek dinleme sanatı odur ki o gizlenenleri de çözmek için çaba harcanır. Bir Japon filminde görmüştüm. İki kişi konuşuyordu, dinleyen bütün dikkatini toplamış, inanılmaz bir incelikle muhatabını dinliyordu. Aklıma bir söz geldi: ”Söyleyenin diline hikmet, dinleyenin bakışından gelir.” Kendimizden paha biçelim: Bizim için son derece önemli bir düşünceyi anlatıyoruz. Karşımızdaki insan boş bakışlarla, canından bezmiş bir şekilde arada esneyerek sözde bizi dinliyor. Şimdi soruyorum: Böyle bir durumda siz konuşmak ister misiniz? Bundan bir süre önce verdiğim konferansımda dinleyicilerin arasında bulunan minik bir kız çocuğu bir süre sonra sıkıldı. Yerinden kalktı, ortalarda bir yerlerde oturan ananesinin kucağına gitti. Çok rahatsız olmuştum, konsantrasyonum bozulmuştu. Bir kere minicik bir çocuk böyle bir toplantıya getirilir miydi? Onun sıkılacağını ve estetik konulu bir konferansı layıkıyla dinlemesine ve anlamasına imkan ve ihtimal olmayacağını annesinin bilmesi gerekirdi. Reaksiyon gösterdim. Sonra ana kız salonu terk ettiler. Konferanstan sonra bir hanım yanıma geldi ve “Niye çocuğu üzdünüz?” dedi. O hanıma öyle kırıldım ki herhalde ölene kadar unutamam. Bütün bunlar bizim toplum olarak dinleme sanatından ne kadar uzak olduğumuzu göstermiyor mu?

Geçen gün televizyonu karıştırıyordum. Meclisten naklen yayın vardı. Milletvekilleri birbirlerine öyle bağırıyorlardı ki, öyle hakaret ediyorlardı ki… Utandım, sıkıldım. Hayatta daima muhatabını edeple, saygıyla, tevazu ile dinleyen insanlar beğenilmiş, hürmet görmüşlerdir. İlkokuldan itibaren okuduğum okullarda ve üniversitelerde daima kürsünün önündeki sıraya oturdum ve olanca dikkatimle, edebimle, saygımla hocalarımı dinledim. Sonuç ne mi oldu dersiniz, bütün okuduğum okullarda hem sınıf birincisi hem okul birincisi oldum. Şunu bir öğrenebilsek… Aslında bütün kâinat konuşuyor. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, bütün eşya ve cemadat… Ama hepsi kendi hâl diliyle konuşuyor. İş, bütün bunları dinlemeyi öğrenebilmekte. Alman Edebiyatının Geothe’den sonra en büyük ismi Rilke, eserlerinde sürekli olarak “Görmeyi öğreniyorum” der. Benim de müsaade buyrulursa dinlemeyi öğreniyorum diyeceğim geliyor.

Fransız Edebiyatının en büyük şairi Boudler’e sormuşlar: “Hayatta sizi en çok ne heyecanlandırır?” Boudler cevap vermiş: “Bulutları dinlemek… Hepsi her an şekil değiştirerek, renk değiştirerek öyle güzel şeyler anlatıyorlar ki… Onları dinlemeye doyamıyorum.”

Birbirini saygı ile, edep ile dinleyen kimseler arasında bir kavga, ihtilaf çıkabilir mi? Günümüzde çok kullanılan bir söz var. Boşanan çiftlere niye ayrıldınız diye sorduğunuzda “Aşk bitti.” diyorlar. “Birbirimizden usandık.” Aman Yarabbi… Bu ne gaflet, bu ne büyük aptallık. Hiç insan sevdiğinden bıkar mı, usanır mı?... Doğrusu hayret ediyorum. Bir insanın yüz elli yıllık ömrü olsa bu hayat bir kadını sevmek için yeterli olur mu? Fuzuli,

“Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kıyl-u kâl imiş ancak”

diyor. Bir insanı sevmeye bir ömür yetmediği gibi bir tabloyu seyretmeye bir senfoniyi dinlemeye, güzel bir şiiri doya doya okumaya da bir ömür yetmez. Ortaokul birinci sınıfta bir resim öğretmenimiz vardı: Sema Hanım. Resme aşık bir hanımdı. Her ders bir büyük ressamın albümünü sınıfa getirir ve o ressamın tablolarını bize birer birer seyrettirirdi. Bu arada da izahlarını yapardı. Bir derste Leonarda Da Vinci’nin albümü getirmişti. Orada Mona Lisa’nın resmi vardı. Görünce hayran olmuştum. Sonra Fransa’ya gittiğimde o albümü aldım. Her gün Mona Lisa’ya baktım. O tablodaki güzelliğe hâlâ doyamadım.

Acaba günümüzde insanlar neden birbirlerini dinlemek istemiyorlar, isterseniz bu hususu irdeleyelim. Sebep, nefsten, egodan başka ne olabilir? Hep görüyoruz, insanlar her şeyi bildiklerine, her şeyi öğrendiklerine öyle inanmışlar ki… Acaba karşımızdaki insan da doğru olan, iyi olan, güzel olan bir şey söylüyor mu diye hiç düşünmüyorlar. Hani bir söz vardır: “Söyleyene bakma, söyletene bak.” diye. Bazen küçük bir çocuğun ağzından büyük bir hakikat çıkabilir. Yıllarca önceydi, rahmetli eşim Rana Hanım, “Sabri, akşam Danıştay’dan çıkınca Sakarya Caddesine gidip Erzincanlılar pazarından biraz kahvaltılık al.” demişti. Yolda, önümde beş, altı yaşlarında iki kız çocuğu konuşuyorlardı. Biri, “Ayşe hastalanmış, ziyaretine gittin mi?” dedi. Öbürü, “Gidemedim.” dedi. “Hastaya eli boş gidilmez ki… Yanımda ne bir kolonya alacak, ne de bir çiçek yaptıracak param yok.” Onun üzerine soruyu soran, “Benim yanımda birkaç kuruş var. Köşede bir adam nergis satıyor. Birkaç sap alalım, götürelim.” deyince arkadaşı itiraz etti. “Hiç hastaya nergis gider mi?” Arkadaşı, ”Neden gitmezmiş? Dostum beni arasın da acı fındıkla arasın.” diye cevap verdi. Yarabbi, bu ne muhteşem bir sözdü. Hemen cebimden defterimi, kalemimi çıkarıp not ettim. Bazen bir mısra gibi tekrarlarım, “Dostum beni arasın da acı fındıkla arasın.” diye. Rahmetli Ord. Prof. Süheyl Ünver yazılarında sık sık tekrarlardı. “Daima yanınızda bir defter, kalem bulundurun. Yolda, çarşıda, pazarda, otobüste giderken hiç belli olmaz, bir kimse o kadar güzel bir söz söyler ki hemen defter kaleminizi çıkarın, not alın. Olabilir insan her an unutabilir.” derdi. Ben de nereye gidersem gideyim daima yanımda bir defter kalem bulundururum. İşittiğim güzel sözleri not alırım.

Bazılarınız şöyle düşünebilir: Her şeyi, herkesi büyük bir dikkatle ve saygıyla dinlemenin bize ne faydası olacak? Değerli kardeşlerim, eğer biz bu dünyaya bir misyonla geldiğimize inanmışsak, asli görevimizin kendimizi yetiştirmek, adam olmak olduğuna inanıyorsak buna mecburuz. Kültür bir birikimdir. Bu birikim ancak çevremizi dikkatle etüt ederek, dinleyerek elde edilebilir. “Bilmem diyen öğrenir, bilirim diyene ne verilir.” Yunus Emre, “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır.” diyor. Öyle birkaç fakülte bitirmekle, bazı yüksek makamlara gelmekle adam olacaklarını sananlar ne kadar yanılıyorlar.

Geçen sene bir arkadaşım resim sergisi açmıştı. Aynı zamanda da avukat olan bu arkadaşımız sergisine birçok hukukçuyu, bu arada birçok Danıştay’dan, Yargıtay’dan üyeleri, başkanları çağırmıştı. Sergiden sonra ikram vardı. Dikkat ettim. Çevremizde konuşulan tek şey hastalıklar, alınan ilaçlar, yapılan perhizlerdi. Emekli bir Yargıtay Başkanı salonda kimi görse ona sesleniyor, yüksek sesle, “Tansiyon 17” diyordu. Biz de onun adını o gün “Tansiyon 17” koymuştuk. Hiçkimse okuduğu bir kitaptan, dinlediği bir senfoniden, seyrettiği güzel bir tablodan, işittiği güzel bir sözden bahsetmiyordu. O gün duyduklarımdan hem üzüldüm, hem utandım.

Yıllarca önce tanıdığım çok yakışıklı, çok iyi bir işi olan bir genç evleniyordu. Beni de nikah şahidi olarak çağırmıştı. Bir husus dikkatimi çekmişti: Evleneceği kız mütevâzi, sade bir kızdı. Bir gün o gence sordum: ”Eşinde hangi özelliği bularak ona evlenme teklif ettin?” dedim. Verdiği cevap beni yıllardır düşündürüyor: “Beni çok güzel dinliyordu.” dedi. Demek ki sadece güzel dinlemek bir insanı evliliğe götürecek kadar etkileyebiliyordu. İngilizlerin bir atasözü vardır. Derler ki: “Bir kimse muhatabından bir espriyi onuncu defa bile dinlemiş olsa ilk defa işitiyormuş gibi gülebiliyorsa hakiki centilmen odur.” Dinlemesini bilen insan, hayata saygı duyan, sevgi duyan edepli insandır. Dinlemek hayatın kendisidir. Dinlemek, aşktır. Pascal diyor ki: “İnsanın başına ne gelirse işleri bittikten sonra, bir köşeye çekilip, kendini dinlememekten, olan bitenlerin muhasebesini yapmamaktan ileri gelir.”

Senelerce evveldi. İstanbul’da bir gazeteci arkadaşımı ziyarete gitmiştik. O zamanlar Tercüman Gazetesi 500.000 tirajıyla Hürriyet ile yarış ediyordu. Ergun Göze, o gazetenin köşe yazarıydı. Oturduk, sohbet ederken sordum: “Ergun Bey” dedim “Günler nasıl geçiyor?” Güldü… “Kuru temizleme yapıyoruz.” dedi. Doğrusu hayret etmiştim. ”Kuru temizleme dükkanı mı açtınız?” dedim. “Yok,” dedi Ergun Bey, “akşam çocuklar okuldan gelince eşimle beraber onları dinliyoruz. Günleri nasıl geçti, hocalar ne anlattı, arkadaşlarından neler öğreniyorlar… Onları iyice dinledikten sonra dinlediklerinde, öğrendiklerinde yanlışlar, hatalar varsa onları çocukları ürkütmeyecek bir şekilde düzeltiyoruz. Eşimle buna kuru temizleme diyoruz.” Ergun Bey’in o sözünü yıllarca düşündüm. Birçok ana baba böyle düşünseydi, böyle hareket etseydi. Herhalde birçok olay kendiliğinden halledilirdi.

Dinleme öyle bir olay ki bizi dinleyen kalabalık ne kadar çok olursa olsun dikkatle dinleyen, saygıyla, edeple dinleyen bir kişiyi ömür boyu unutamayız. Ve bir gün o kimse bize bir taleple geldiği zaman onu hatırlar, derhal isteğini yerine getiririz. Ben okulda derslerimi çok iyi dinlediğim ve öğrendiğim için eve geldiğimde ders çalışmama gerek kalmazdı. Bende her akşam tiyatroya giderdim. O zaman devlet tiyatrosu şimdiki gibi soytarıların elinde değildi. Her piyes bana yepyeni ufuklar açar, bazen gördüğüm bir piyesi dört beş kere izlerdim. Beni için tiyatro o zaman en büyük üniversite idi. Rahmetli İsmet Paşa Viyana’dan Avrupa’nın en büyük rejisörü Carl Ebert’i getirmişti. Carl Ebert, A’dan Z’ye pırıl pırıl bir tiyatro kurmuştu. Sonra o canım tiyatro Cüneyt Gökçer ve Ayşen Gökçer’in eline geçti. Onlar da tiyatronun içine ettiler. Bugün gidip seyredilecek bir tek piyes dahi yok. Onun için insanlarımız bu kadar kabalaştı, insanlıktan çıktı. Tiyatro da amacından uzaklaştı, yazık oldu.

Yıllarca evveldi… Kızılay’da Gima’nın karşısında Ulus Sineması vardı. Orada bir film seyretmiştim: “Ağa Düşen Kadın”. Filmin orijinal ismi “Ağ”dı, ama öyle tercüme etmişlerdi. Film, iki film uzunluğundaydı. Girişte iki film parası alıyorlardı. Bütün film boyunca sadece beş küçük cümle vardı, başka konuşma yoktu. İnsanlar duygularını, düşüncelerini bakışlarıyla anlatıyorlardı. Hayat boyunca gördüğüm en güzel filmdi. Ama dinlediği zaman, bütün nüanslarıyla dinlediği zaman, onun önünde yepyeni ufuklar açar, yepyeni güzellikler belirir. Onun için akıllı insanlar konuşmaktan daha çok dinlemeyi severler.

Dinlemek her şeyin önünde gelir. Dikkat edelim hayatta âmâ peygamber vardır ama sağır peygamber yoktur. Bir bebek dünyaya geliyor. Kulakları eğer iyi işitiyorsa çevreyi dinleye konuşmayı öğreniyor. Dinleme olayı iki yıl sürüyor. İki yıl sonra tek tek kelimelerle konuşmaya başlıyor. Demek ki güzel konuşmanın ilk şartı küçük yaşlardan itibaren çok iyi dinlemesini bilmektir. Bir öğrenebilsek dinlemeyi, belki o zaman konuşmak bile istemeyeceğiz.

SABRİ TANDOĞAN
HAK-SES DERGİS, HAZİRAN 2012

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]