Yazıları

 

subHeader_l

  Gönül Sohbetleri                                                                                                Sabri Tandoğan

 

İNSANLARA ELEŞTİRİ İLE YAKLAŞMAK
Eklenme Tarihi : 31.7.2013 15:46:30

Eleştiri, uyarı, görüş bildirme adı altında bir davranış daima bir başka insana karşı sevginin, saygının, edebin, inceliğin, zarafetin, ikebana felsefesinin dışında bir görüşü ortaya çıkarıyor. Günümüz insanı yorgun, günümüz insanı atılan oklarla delik, deşik, günümüz insanı yaralı, mustarip, çileli. Şimdi biz bu insanın üzerine seni uyaracağım, seni ikaz edeceğim, seni eleştireceğim diye gidersek yemin ederim ki bu hiçbir işe yaramaz. Sadece karşı tarafı incitir, kırar, üzer, yaralar, küstürür, ağlatır, uykusuz bırakır. Sonuçta da hiçbir işe yaramaz. Siz, günlerce emek vermişsiniz, bir sofra hazırlamışsınız, salatadan tatlıya kadar her şeyi en ince nüanslarla göz nuru dökerek, alınteri harcayarak hazırlamışsınız. Misafir geliyor, tam bir kabalık, hoyratlık, vurdumduymazlık içinde her şeyde bir kusur arayıp buluyor, bir kulp takıyor, yüzünü ekşitiyor, ses tonu değişiyor, yüzünün rengi değişiyor. Şimdi siz “Bu insan ne güzel eleştiriyor, ne çağdaş bir aydın” der misiniz? Demezsiniz, vallahi de demezsiniz, billahi de demezsiniz. Lütfen kendimizi kandırmayalım. Biz Rana Sultan’la kırk dört yıl evli kaldık. İlk günden son güne kadar bir kere bile olsa birbirimizi tenkid ederek yıpratmadık. İkimiz de bundan tüm gücümüzle kaçtık. Çünkü ikimizin de belli bir kültürü, hayat tecrübesi vardı. Bugün dünyada hiçbir insan bu saçmalığı kaldıramaz, buna tahammül edemez. İsyan eder, feryad eder, üstünü başını yırtar. Lütfen realist olalım, masa başı edebiyatı yapmayalım. Birisi sizi sesinin tonundan, yüzünün rengine kadar her şeyi değişerek eleştirirse sizin dünyanız yıkılır. Eliniz, ayağınız titrer.

Efendim, bir insan realitesi var. Biz onun bazı yönlerini bir türlü kabul etmek istemiyoruz. Burada işlenmesi gereken iki konu daha var. birincisi, hayatta sessiz, sözsüz, harfsiz de insan olaylardan ders alabilir. O aldığı dersle kendini yetiştirebilir. Sofrada yemek yiyen şahsın yüz ifadesi, yeme şekli, çatalı, bıçağı tutuşu bile, yüzünün rengi, dudaklarının şekli, bakışlarındaki mesaj bile bize çok, ama pek çok şey anlatabilir. Bundan elli yıl önceydi. Bir film seyrettim. “Ağa Düşen Kadın”. Orijinal ismi “Laret”. Dört saat sürüyordu. Filmde üç küçük cümle vardı. Olay Güney Amerika’da bir balıkçı kasabasında geçiyordu. İnsanlar, duygularını, düşüncelerini bakışla anlatıyorlardı. Aşklarını, hayal kırıklıklarını, sükût ederek, duruşlarıyla anlatıyorlardı. Hayatımda bu kadar güzel ikinci bir film görmedim. Beş kere gidip seyrettim ve hep ürpererek hatırladım. Bazı duygular kelimelere dökülmeden de anlatılabilir. Merhum eşim Rana Hanım bunda o kadar ileri gitmişti ki sessiz, sözsüz, harfsiz bütün duygularını ifade edebiliyordu. Bilmem anlatabiliyor muyum? Öyle sözler var ki insanı ebediyyen yaralayabiliyor.

Hayat, insan ruhu, insan ruhundaki ukdeler o kadar derin ki ve bir insanı eleştirmek, yargılamak o kadar kaba, o kadar anlayışsız, o kadar duygusuz kalıyor ki. Bir bakış bile her şeyi anlatmaya yeterken, kelimelere ne gerek var? Rahmetli Münir Bey, “Bazen sükut etmek, cevap vermemek, en güzel cevaptır” derdi. Çok saçma, edepsizce bir hücum karşısında bir incelik, bir edep, bir zerâfet heykeli gibi sessizce başımızı öne eğerek sükut etmek kadar anlamlı, ürpertici, hayranlık uyandırıcı ne olabilir? Tarih boyunca bütün mistik inanışlarda hep sükut ön planda olmuş, bütün insanlara tavsiye edilmiştir. İnsanın ağzındaki dilden daha fazla, daha çok mesaj aracı insanın duruşu, bakışı, kafasından çıkan elektrik, hâl dilidir. Tasavvuf kitaplarında hep “Kâl dili önemli değildir, siz hâl diline bakın” diye öğüt verilir. Bu günümüzde de son derece önemli. Ben Ömer Efendi Hoca’ya, Sadettin Evren’e, Hasan Lütfi Şuşut’a, Paşa Dede Hazretlerine, babaanneme, anneme, merhum Rana Hanıma hep "hâl"lerinden dolayı hayranlık duydum. Laf ebelerinden, dili kürek gibi sarkan insanlardan hep uzak kalmaya çalıştım. Bir atasözü ne kadar anlamlıdır: “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.” Felsefe tarihini inceleyin, en büyük filozofların, en büyük düşünürlerin öğütleri hep şu olmuştur: “İnsanları yargılamayın”. Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar.

Gelelim işin bir de öbür tarafına. Acaba aynada kendimize bir baksak, ne göreceğiz? Bir insanı eleştirmek, yargılamak hakkını bize kim verdi? Tarihin yetiştirdiği en büyük insanları inceleyin. Peygamberleri, velîleri, büyük âlimleri, büyük düşünürleri, büyük sanatkârları, büyük devlet adamlarını, büyük sanayicileri, büyük işadamlarını. Hiçbirinde bu iki duruma rastlayamazsınız. Biz kim oluyoruz, biz neyiz ki bir başka insanı yargılayabilelim. Bu biraz haddini aşmak değil midir? Bu insanlar bu hakkı kendilerinde nasıl buluyorlar? Bu yetkiyi kimden alıyorlar. Hayret doğrusu. Kâinatın yetiştirdiği en büyük şair Yunus Emre bir şiirinde

“Miskin Yunus, sen seni
Bir adam mı sanırsın
Halini, miktarını
Bil derlerse ne dersin”

diyor. Bir başka şiirinde ise şöyle anlatıyor:

“Kakımak olaydı ger
Muhammed de kakırdı
Vara yoğa kakırsın
Sen derviş olamazsın”

Kakımak; itiraz etmek, şikayet etmek, eleştirmek, yargılamak mânâsında.

Çocukluğumu düşünüyorum: İki velî kadının elinde büyüdüm: Babaannem ve annem. Hâfızamı zorluyorum, bir kere bile ikisinden din, îman, ahlak nutukları dinlemedim. O mübarek velî hanımlar sadece inançlarını yaşarlardı. Bunun söylemini yapmazlardı. Ben bunların hâl dillerine bakarak İslam’a aşık oldum. Hayat boyu birçok din, îman, ahlak nutku atan insan dinledim. Hiçbiri beni etkilemedi. Sözle bir şey olacağını sananlar hayatı hiç mi hiç anlamayanlardır. Hayatın sırları sessizliğin içinde gizlidir. Ve insan ancak sessizlik içinde bu sırları sezebilir. Yunus Emre birçok şiirinde sözün, gereksiz yere söylenilen sözlerin insanın vekarını azalttığını söyler. Ve onları insan şahsiyetine indirilmiş bir darbe gibi görür. Buda’dan sonra Hindistan’ın yetiştirdiği en büyük insan, Mahatma Gandhi, “Sabahleyin evden çıkarken,” diyor, “ayakkabımın üzerindeki bir toz zerresinden kendimi daha büyük görsem ağlayarak Allah’a sığınırım”. Bu misalleri sabaha kadar sıralayabiliriz. Önemli olan kâl değil, hâldir. Önemli olan inanışını aşk haline getirebilmek, sonra o aşkı günlük hayatında bütün nüanslarıyla yaşayabilmektir. Hayatını bir sanat eseri haline getirebilmektir.
Selam, sevgi ve saygı ile.

Sabri TANDOĞAN
Ağustos,2012
HAK-SES Dergisi

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]